"Keşke biz de onun gibi olabilsek ama ne zaman öleceğimizi nereden bileceğiz ki?" diye soruyordu. Bu sahneyi her izlediğimde kıkırdıyordum. Sanırım sorunun saçmalığından ziyade mevcudiyetimizin hakkını önümüzde sonsuzmuşcasına uzanan ömürlerde değil, cebimize ceza gibi konan kısa vakitlerde verebilişimizin ahmaklığına gülüyordum.
İnsan, dünyayla kurduğu rabıtayı kendi ihtiyaçları üzerinden anlamlandırıp neyin lüzumlu, neyin lüzumsuz, neyin zarif, neyin kaba, neyin akıllıca, neyin aptalca olduğunu öyle saptıyordu. Oysa dünya, elbette hiçbirimizin etrafında dönmüyordu. Bazen önyargılı, sıklıkla önyargılı olduğumu kabul etmek zorunda kaldım.