"Mother, you're always so obsessed about how old people are. It doesn't matter how old someone is, it's what they've experienced that counts. People can get to be a hundred and not experience a thing."
Toplumun sunduğu reçeteler, gerek bu reçetelere uymayı başaramayıp veya istemeyip damgalananlara, gerekse uyduğu halde mutluluğu bulamayanlara bir dünya mutsuzluk yaşatıyor.
Galiba insan yaşı kaç olursa olsun kanaya, kanata, güle, ağlaya, şükürle isyan arasında gidip gelerek her adımda biraz daha büyüyor. Sonra yeterince şanslıysa bir gün yeniden çocuklaşacak kadar kocadığında biraz usanarak, biraz bağışlayarak, biraz da omuz silkip artık o kadar da umursamayarak ölüp gidiyor. Genellikle sıradan bir şekilde ve her nasılsa hazırlıksız. İyi ki de öyle.
"Keşke biz de onun gibi olabilsek ama ne zaman öleceğimizi nereden bileceğiz ki?" diye soruyordu. Bu sahneyi her izlediğimde kıkırdıyordum. Sanırım sorunun saçmalığından ziyade mevcudiyetimizin hakkını önümüzde sonsuzmuşcasına uzanan ömürlerde değil, cebimize ceza gibi konan kısa vakitlerde verebilişimizin ahmaklığına gülüyordum.