Muhammed Ali Ulupınar

Gökalp’in fikirlerindeki sapıklığın zirvesini “Allah” mefhumunun yerine “Millet”i ikame etmesidir. O, diyor ki: “Ben, sen yokuz; biz varız. Hem Ogan, hem kullarız. “Biz” demek, “Bir” demektir. Ben, sen ona taparız!..” Gökalp, buradaki “Ogan” kelimesini, hâşâ “Allah” yerine kullanmaktadır.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Ziya Gökalp, İslâm’ın bir emri olan “tesettür”ün de aleyhindedir. O, bunun İslâm’ın bir emri olmadığını, ibtidâî kavimlerin tabu anlayışından doğmuş bulunduğunu İslâm’a Hıristiyan Bizans ve İran geleneği olarak ithal edilmiş olduğunu iddiâ etmiştir. Bu sebeple de tamamen kaldırılmasını istemiştir.
Din ve devlet ayrımı fikrinin ilk tezahürleri
«kendi kanunlarını kendi yapmayan, bunları Allah tarafından gönderilmiş mutlak kanunlar sayan bir devlet kuvvetli ve bağımsız olamaz.» (ziya Gökalp)
"İslâmiyet’in ahlâkî bir âmil olarak büyük bir değeri vardır. Gençliğin dînî bir terbiye alması çok lüzumludur. ” Ziya Gökalp, burada alkışladığı M. Kemal Paşa’dan ayrılarak dinin hiç olmazsa ahlâka sağladığı destek dolayısıyla aklî bir taraftarlık gösteriyor. Acaba biraz daha yaşayıp da din eğitiminin tamamen yasaklandığını görseydi, ne tavır alır veya alabilirdi?! Fakat ne çıkar “Ebedî Şef’le (!) mutabakat noktaları yanında bunun ne ehemmiyeti var?!
Gökalp, ne yârdan vazgeçmektedir, ne de serden!.. O, bir taraftan İslâm’ın şiddetle men ettiği kavmiyetçiliği müdafaa ederken, diğer taraftan da yeri geldikçe dindar bir hüviyet arz etmektedir. Fakat O’nun dînî anlayışı, saf İslâmî doktorinle aslâ bağdaşmaz. Zira O, Durkheim ve Auguste Comte’un görüşlerine bağlıdır. Onlara göre ise, dinlerin devri bitmiş ve sıra müsbet (tecrübî) ilimlere gelmiştir.