Kişi, hayatı bilgece, yani aceleye getirmeden yaşadığı zaman, yalnızca yüce ve kıymetli şeylerin kalıcı ve kesin bir varoluşa sahip olduğunun, önemsiz korkuları ve hazlarının da gerçekliğin gölgesinden ibaret olduğunun bilincine varır. Bu, her seferinde insanı canlandıran, yüce bir deneyimdir. İnsanlar gözlerini kapayıp uyuklamaya başladıklarında ve böylece şeylerin dış görünüşünün kendilerini aldatmasına izin verdiklerinde tamamen hayali temeller üzerine kurdukları gündelik hayatlarını rutinler ve alışkanlıklarla doldururlar. Çocuklar bile hayatı oynayarak yaşadıklarından, onun barındırdığı gerçek yasayı ve bağlantıları, hayatı hak ettiği gibi yaşamayı beceremeyen, ancak buna rağmen deneyimlerinden (yani hatalarından) dolayı daha bilge olduğunu düşünen bizlerden daha net görürler.
Bizim hayatlarımızı böyle aceleyle yaşayıp harcamamızı gerekli kılan nedir? Nedense daha acıkmaya başlamadan açlıktan ölmeye çalışıyoruz. İnsanlar bugün atılan bir dikişin yarın atacakları dokuz dikişten iyi olduğunu söyledikten sonra yarın atacakları dokuz dikişten kurtulmak için bugün bin tane dikiş atıyorlar.
Bana kalırsa insanların çoğu, ister Tanrı'nın isterse de şeytanın sözüne uysunlar hayata tuhaf bir belirsizlikle yaklaşıyorlar ve nedense aceleci bir şekilde, insanoğlunun dünyada bulunmasının ana ereğinin "Tanrı'yı yüceltmek, O'nun varlığını sonsuza kadar kutlamak" olduğu sonucuna varıyorlar.
Düşünceleri güneşe ayak uydurabilecek kadar esnek ve zinde olanlar için gün devamlı tekrarlayan bir sabaha benzer.
...
Eğer bizim gün boyunca uyukladığımız doğru değilse neden günümüzü anlatmamız istendiğinde birkaç önemsiz olayın dışında hiçbir şey hatırlamayız?