Tam anlamıyla bir klasik olan bu roman muhtemelen birçoğumuzun küçük yaşlarda da okuduğu bir eser. O zamanlarda okuduğumuzun aksine şimdi daha geniş bir perspektiften yorumlayabildiğimiz için ne kadar değerli ve vurucu olduğu da anlaşılıyor haliyle.
İki ülkenin, şehrin, sınıfın, bedenin hikâyesi bu eserde zıtlıkların yanı sıra ortak noktalar da mevcut. Her karakter deyim yerindeyse ana karakter durumunda. Öne çıkan karakterlerin bulunması bu durumu değiştirmiyor. Her biri gidişatta önemli bir rol oynuyor. Tarihi kurguların tümünde bile sık karşılaştığımı söyleyebileceğim bir biçim değil bu.
Kitabı aristokrasi mensubu kişilerin tarafından okusak da, bu güruhun uyumsuz karakteri ile aslında olabildiğince denge getirilmeye çalışılmış. Bir taraf diğerine ağır basmıyor, yazar buna izin vermiyor. Ne lanetliyor ne yüceltiyor. Diyor ki, her ne görüşe sahip olursak olalım insan birdir.
Ancak işin özünde biliyoruz ki, insan aynı zamanda (maalesef) bencildir. Sürecin devamında, ezilen taraf devrimi gerçekleştirirken tıpkı güç sahiplerinin kendilerine uyguladığı zulmü onlara uyguluyorlar. Yaşadıklarını yaşatıyorlar. Bunu da adaletli buluyorlar ki adaletin kendisini de aslında pek umursamıyorlar. Yani menfaatleri için kurdukları düzende devam edilmesi için ölüyor, öldürüyorlar ve bunu yaparken sakınca görmüyorlar. Bunu doğru ya da yanlış olduğu için söylemiyorum. Zaten kitap da bize bunu veriyor. Sen ne düşünürdün, diye soruyor. Bense keşke bu kitabın diğer gözden anlatılmış bir devamı (ya da aynı kitap içinde iki ayrı açıdan yorumlanması) olsaydı diye düşünüyorum.
Nihayetinde devrim yanlıları nefret ettikleri kişilere dönüşüyorlar. Değişen sadece yönetim sistemi ve isim oluyor. Şiddet ise daha kanlı, net ve "keskin".
Sorgulamamız da buna göre şekilleniyor elbette: Kim haklı,