Lisedeyken, okul tarafından bana zorla satın aldırtılmış bir kitaptı. Hem kişisel gelişim kitaplarını sevmememden dolayı hem de bana, gasbedilen 3 liramı hatırlattığı için uzak durdum bu kitaptan.
Kişisel gelişim kitaplarıyla ilgili düşüncem değişmedi. Kitabın son cümlesini yazarsam daha iyi anlaşılır bu: "Zirvede sensiz bir kişi eksiğiz! Şimdi sıra sende!"
Elbette kitabın her yeri vıcık vıcık motivasyon cümleleriyle dolu değil. Çok beğendiğim yerler de oldu. Yazarın çabasına da çok saygı duydum. Hatta bazen düşündüm; Kafka'nın, Zweig'ın, Sadık Hidayet'in karamsarlıklarla dolu eserlerindense şu elimdeki kitap daha erdemli bir amaca hizmet ediyor en azından. Ortaokul ve lise öğrencileri için faydalı olabilir belki.
Alman filozof Schopenhauer'e göre bir gerçeğin doğumu üç aşamadan geçer: Önce alay edilir, sonra şiddetle karşı çıkılır, en sonunda da "zaten böyle olacağı biliniyordu" diye kabul edilir.
Öğrenilmiş çaresizlik toplumlarında insanlar enerjilerini gerçekleşmesi kendi ellerinde olan hedeflere harcamazlar.
Kendi işlerini iyi yapmak yerine başkalarının neyi iyi yapamadığını görür, eleştirirler. İnşaat işçileri iyi evler yapmak yerine memleketi kurtarmaya çalışırlar, politikacılar ülkeyi en iyi şekilde yönetmek yerine inşaat işleri yapmaya çalışırlar.
İslam dininin kader inancı ile doğu kültürünün kadercilik anlayışı aynı şey değildir. Kadercilik anlayışı kader inancından önce de vardı! Kader inancında, kişi elinden gelenin en iyisini yaptıktan sonra sonucu Allah'ın takdirine bırakır. Kural, "Gayret bizden takdir Allah'tan"dır. Kadercilik anlayışında ise kişi, elinden gelenin en iyisini yapma işini de Allah'a havale etmiştir. Kural," Saldım kendimi çayıra Mevlam beni kayıra"dır.