Mihail Bulgakov’un Bir Genç Doktorun Anıları kitabını elime aldığımda, kendi psikolojik gerilim romanım Soğuk Sarı’nın yazım sürecini çoktan tamamlamış ve zorlu kurgu mesaisinin ağırlığını omuzlarımdan yeni atmıştım. Eseri okumak, tıp fakültesi koridorlarında ve yorucu nöbetlerde geçen yılların ardından hem bir intörn doktor hem de taze bir yazar olarak benim için tuhaf, zamanın ötesinde bir yüzleşme oldu.
Bulgakov, 1917 devrimi arifesindeki Rusya'nın karlı ve ücra bir kasabasına atanan yeni mezun bir doktorun, doğanın acımasızlığı ve kendi mesleki tecrübesizliğiyle verdiği zorlu mücadeleyi anlatıyor. Sayfaları çevirirken o genç hekimin bir hastayla ilk kez tek başınayken hissettiği çaresizliği, döktüğü soğuk terleri ve hissettiği klinik izolasyonu o kadar içselleştirdim ki... Çünkü hekimlik, tıp kitaplarından öğrenilen kusursuz teorinin, gerçek insan eti, kanı ve ızdırabıyla buluştuğu ilk sarsıcı anın ta kendisidir.
Fakat bu kitabı benim için asıl çarpıcı kılan, onu Soğuk Sarı’yı yazdıktan hemen sonra okumuş olmamdı.
Kendi romanımı kurgularken, insanın zihinsel karanlığına ve karmaşık doğasının labirentlerine inmiş; hastaların gözündeki korkuyu, saklamaya çalıştıkları travmaları ve psikolojik derinlikleri tıbbın bana kattığı gözlem gücüyle metne dökmeye çalışmıştım. Bulgakov’u okurken çok net bir aydınlanma yaşadım: Ben Soğuk Sarı’da kelimelerle insanların zihinsel düğümlerini çözmeye, psikolojik bir atmosfer yaratmaya çalışırken; Bulgakov’un genç hekimi dondurucu kar fırtınaları arasında, elinde neşteriyle doğrudan bedensel ıstırapla boğuşuyordu. Farklı yüzyıllarda, farklı savaşlar veriyorduk ama odak noktamız aynıydı: İnsanın en savunmasız, en kırılgan hali.
Benim tıp eğitiminin ve hastane temposunun ortasında, yazabilmek için kendi içimde oluşturduğum zihinsel