Jack Reacher, hayatı boyunca ordunun bir parçası olmuş, 13 yıl kadar da yine ordu bünyesinde bulunmuştur. Fakat sonra işinden çıkarılır ve hayatı boyunca hiç sahip olmadığı bir özgürlüğe kavuşur. Ardından da yollara düşer. Günlerini oradan oraya seyahat ederek geçirirken aniden aldığı bir kararla durağı bile olmayan Margrave adındaki küçük bir kasabada iner. Ama daha ilk birkaç saat içerisinde bu kararından pişman olur çünkü kendisini bir anda hiç bulaşmak istemediği bir belanın tam ortasında bulmuştur. İşlemediği bir cinayetin baş şüphelisi olmuş, suç inatla üzerine atılmaya çalışılmış ve zaman geçtikçe de bu cinayet artık onun kendi meselesi haline gelmiştir.
Konumuz bu şekildeydi. Sadece bu kadarıyla sıradan bir polisiye-gerilim romanı gibi görünüyor değil mi? Öyle düşünmekte haklısınız tabii, ama birkaç farklılık da var elbette. Bu sefer her zamankinden başka bir yol izleyerek kitabı, iyi ve kötü bulduğum yönlerine göre yorumlayacağım; farklılıklara da bu kısımlarda değinirim.
* Öncelikle, Jack Reacher ne bir polis ne de bir dedektif. Keşke orduyla da alakası olmasaydı ama ne yazık ki yazar, kahramanın eğitimli ve deneyimli biri olması için ona böyle bir (eski) meslek tayin etme gerekliliği duymuş. Ama iyi tarafından bakarsak, suçlandığı cinayetle ilgilenmek veya onu çözmek için herhangi bir istek ya da zorunluluk duymuyor. O yüzden bunu iyi bir şey olarak kabul edebilirim.
* Jack daha önce insan öldürmüş birisi. Bu sebeple de yeniden elini kirletmekten çekinmiyor. Olayları çözmek ve karşısına çıkan engelleri atlatmak için de hiçbir çekincesi yok. Yani bu da bir artı.
* Kahramanımız gerçekten de karizmatik ve havalı bir kimse. Orasına okeyim de gücünün ve zekasının biraz fazla olduğunu düşünüyorum. Başına ne gelirse gelsin, hangi zorlukla karşılaşırsa
✯Bellisperennis✯ ile birlikte okuduğumuz Irvin D. Yalom 'un Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek kitabının söyleşisini siz değerli okurların ilgisine sunuyoruz.
✯Bellisperennis✯ : Müsaade ederseniz öncelikle bir soru sormak istiyorum?
Galeyan : Elbette.
✯Bellisperennis✯ : “Yüreğim umutsuzluk içinde; ölümden korkuyorum.” Bu kitapta yer alan alıntıdan yola çıkarak sana bir soru sormak istiyorum. Siz ölümden korkuyor musunuz?
Galeyan : Açıkçası ölümden korkmuyorum diyemem, elbette gün bu yaşamın sona ereceği düşüncesi ürpertiyor. Ama ölümden daha çok korktuğum şey ölüm korkusunun hayatımı anlamsızlaştırması. Siz korkuyor musunuz ölümden?
✯Bellisperennis✯ : İnançlarım gereği ölümden hiçbir zaman korkmadım. Benim için ölüm bir son değil, varoluşun başka bir hâlidir. Ancak oğlumun tanı aldığı günden bu yana, yaklaşık üç yıldır ölüm düşüncesi beni korkutuyor. Çünkü ben olmadığımda, özel gereksinimleri olan oğlumun hayatla nasıl mücadele edeceğini ve yaşamını nasıl sürdüreceğini düşünmeden edemiyorum.
Galeyan : İnanç, ölümün bir son değil başlangıç olduğu düşüncesi bilgisini elbette sağlar, ama gerçekten bunu içselleştirmek gerçek anlamda ölümü tebessümle karşılayabilmek zor mesele sanırım. Sizin korkunuz ölümden değil, öldükten sonra oğlunuzun nasıl bir hayat yaşayacağı endişesinden kaynaklı. Sanırım bir teslimiyet de burda gerekli, Allah çocuğunuzun da Rabbi.
✯Bellisperennis✯ : Söylediklerinize harfiyen katılıyorum. Ancak bir anne olarak konuya baktığımda, duygularımı her zaman kontrol altına alamıyorum. Yine de bu düşüncelerin hayatımı karartmasına izin vermiyorum. Çünkü ölüm kaçınılmazdır; hepimiz için. Önemli olan, anda kalabilmek ve hayatın bize sunduğu anları yaşayabilmektir.
Galeyan : Evet ölümüm varlığı, varlığı anlamsız kılmamalı tam tersine, dediğiniz gibi ölene kadar yaşayabilmek önemli. Peki sizce
Ben bir yere ait değilim. Ne bir ülkeye ne bir şehre ne bir insana. Ancak ben kağıda aidim hep böyle düşündüm beni anlamayan sığ fikirli insanlardan kağıda sığındım. Fikirlerimi yargılanırım diye asla söylemedim hep yazdım. Ben kağıda aidim ve bu hep böyleydi kendimi bildim bileli. Yazdım yazıyorum ve yazacağım kimsenin umursamadığı fikirlerim kağıtta iz bırakacak. Susturulmuş benliğim kendini ancak kağıtta belli edecek. Ben kağıda aidim çünkü biliyorum ki o beni hep ait hissettirecek hep beni dinleyecek pürüzsüz yüzeyinde iz bırakmama izin verecek. O yüzden yazacağım ait hissetmek için. Hep böyle düşündüm. Ancak şimdi kendimi çokta ait hissetmiyorum onun beni koşulsuzca dinlediğini düşünmüyorum. Beni tutsak ettiğini hissediyorum. Asla özgürlüğü tatmamış biri olarak ilk defa tek sığınağımın bir hapis olduğunu düşünüyorum. Karanlıklarda yazdığım yazıların aydınlıkta anlamını yitirdiğini anlıyorum. Ben kağıtta tutsağım. Biliyorum artık ona ait değilim. Belki de değiştim belki de nankörlük ediyorum bu eski dosta karşı ama ben kağıda ait değilim. Ben sadece tutsağım. Yıllarca fark etmeden kendimi tutsak etmişim. Fikirlerim kişiliğim... Onlara hiç özgürlüğü teklif etmemişim onlara asla dışarı çıkmayı teklif etmemişim. Bundan hep korkmuşum ve kağıdın bir tutsağı olmuşum. Bir gün kendimi özgür kılacağım ama o güne kadar tutsaklığımı dostluk sanacağım.