“Yargıtay, sizi uçurumun üzerinde asılı tutan ve kopacağı âna kadar çatırdadığı duyulan bir ip sanki. Giyotinin bıçağı da altı haftadır düşmeyi bekliyor gibi.”
“Tanrım! Hapishane, ne kadar utanç verici bir şey! Her şeyi kirleten bir zehir var orada. Her şey soluyor, hatta şu on beş yaşındaki kızın şarkısı bile! Orada bir kuş buluyorsunuz, kanadında çamur var; güzel bir çiçek alıyorsunuz elinize, kokluyorsunuz onu: Pis kokuyor.”
“...lambamı hücrenin dört duvarında gezdirdim. Yazılarla, resimlerle, garip biçimlerle, birbirine karışan, yarı silik, yarı okunaklı adlarla doluydu bu duvarlar..
...
Duvarın üstüne saçılmış bu düşünce kalıntılarından bir bütün oluşturmayı; her adın altındaki insanı bulabilmeyi; kendilerini yazanların başsız bedenlerine benzeyen bu dağınık yazılara, bu parçalanmış cümlelere, bu eksik sözcüklere anlam ve yaşam vermeyi o kadar çok isterdim ki...”
“Her şey bu kadar çokken ben neden yarı aç yaşıyorum, insanlar bu kadar akıllıyken ben neden bu kadar bilgisizim ve zengin yoksul ayırmadan tüm insanları kendinin bir parçası kabul eden yüce varlık nerede?”