“Aklımızın içinde iri iri köklenmiş şeyler vardır. Kemikleşmiş, tutunduğu zeminle kaynaşmış şeyler. Onları yerinden sökmeyi bırak, azıcık kıpırdatmak için bile çok büyük bir olayın olması gerekir. Öyle sanırsın. Öyle sanıyordum.öyle değilmiş. Hadi canım diyeceğin küçücük bir sahne, çıplak gözle çözemediğin bir sihirbazlık oyunu gibi, zihninin koridorlarından birinde dikili koca bir binanın koca koca beton katlarını, iskambil kağıtları gibi şıkır şıkır devirir, bir üflemesiyle süpürür,kalan temel boşluğuna da izini kaybettiğin ruhunu üflermiş
“Lineer düşünürsem zaman hepimizi önüne katmış ite kaka uçura savura ilerliyor ve ben seni çok özlüyorum. Döngüsel düşünürsem, biz ne bir araya geldik ne ayrıldık. Hep birdik, biriz, bir olacağız. Lakin acı bazen o kadar yoğunlaşıyor ki ben döngüsel düzeni hissedemeyecek kadar acı içinde oluyorum. Acı ömrümce yok saydığım acizimi haykırıyor. Diyor ki acizsin, insansan hem bilge hem acizsin.acı diyor ki, bilgeliğin sınırlarını zorladığını ölçüde kendi aczin kuyularına düşeceksin. Birine anlam yükledikçe diğerinin kucağına düşeceksin
“Ne zaman bir şeyden, birinden, bir durumdan veya kendinden yapabileceklerinden, arızalarından, tünellerden veya sonlarındaki ışıklardan kaçman gerekiyordu, işte o zaman hayat, derin dondurucuda beklettiklerini mikrodalgaya atıp önüne servis ediyordu”