Emniyet davranışlarını kullanmadan korkunuzla yüzleşmek durumunda kalsaydınız, kaygınız ile ilgili ne öğrenebilirdiniz ona bakalım. Önce, endişenin bir tavanının olduğunu öğrenecektiniz. Oldukça yükseğe çıkabilmesine karşın, yükselmeyi sürdürmek yerine, belli bir tepe yapar ve sonra o seviyede gider. Aynı zamanda öğreneceğiniz bir başka şey de endişenin, eninde sonunda coşkusunun biteceğidir. Kendinizi bu endişe ile yaşamaya bırakırsanız, er ya da geç, yavaş yavaş azalmaya başlayacaktır. Endişenin bu iki özelliği de, biyolojik gerçeklerdir; endişe vücudumuzda bu şekilde çalışır. Ve bu durum dikkate alındığında, endişe savaş ya da kaç sisteminin bir parçasıdır ve bu bir sürpriz değildir. Kaygının amacı sizi incitmek değil, sizi uyarmaktır. Tehlikede olduğunuzu düşündüğünüzde size yardımcı olmak için oradadır. Böyle olunca da, siz tümüyle kontrolden çıkmadığınız sürece artmaya devam etmeyecektir ve sonsuza dek sürmeyecektir.
Ah, ne sinsi sudur bu!.. Sanki en büyük düşmanı fukara insandır. Adeta seçer de gelir avara dul kadının evindeki mandayı boğar. Sanki kötü insan dünyada eksikmiş gibi gider de on üç yaşındaki masum Kara Recep'in koyunlarından alır; ağanın koyunlarına dokunmaz. Bu bir acayip mahluktur. Bu bir kör canavardır. Zalimdir, alçaktır ama sessizdir. Onun için bu sonbahar su basmasını zalimliğine karşı pek mühimsemeyiz sevmesek de... Bir iki kaz boğulmuş, bir iki dam çökmüş, üç beş çit yıkılmış, bir iki boyunduruk zayi olmuştur. Kara Recep'e de kim acıyacak, öksüze?
Unutmak, kişisel acılarımız için belki yaşama gücü verir ama toplumsal acılarda unutmak, ipimizi kendi elimizle
cellâdımıza teslim etmekten başka bir anlam taşımaz. Bu akıl
almaz katliamın birikip geldiği siyasi ve sosyal nedenleri,
gerçekleşmesindeki ürküntü verici insan düşmanlığını, bu
köktendinci vahşeti gerçekleştirenlerin ruh ikizlerinin ülke
yönetimini nasıl ele geçirdiklerini bir siyasi bilince çevirmediğimiz sürece, bu bilinci kalıcı bir mücadeleye dönüştürmediğimiz sürece, yapacağımız her 2 Temmuz anması, vicdan
çitilemeyi andıran yıllık bir gösterinin ötesine geçmeyecektir.
Bu da ne yazık ki bizim acımızı bizim suçumuza, çaresizliğimizi yıkıcı bir kayıtsızlığa çeviren bir başka felaket olacaktır.
Bu nedenle bizden, gün yirmi dört saat, devrim ve demokrasi
düşüncesini, özgür aklı ve bilimi odağına alan, adalet duygusu ve eşitlik bilinciyle davranan, uzun soluklu, çok yönlü
emek isteyecektir.