O gece, uyuyan bir kadının vücudunu, arzunun zorlamalarına kapılmadan ya da edep duygusunun engellerine takılmadan seyretmenin inanılmaz zevkini keşfetmiştim.
Sonra kiliseden mezarlığa yürürken, cenazenin önünde ilerleyen tozlu, kara cübbeli iki küçük çömezi, her adımda tabuta kutsal su serpen rahibi, arkada hüzünlü marşlar çalan bandoyu boş gözlerle izlemiş, toprağın derinlerine gömdükleri şeyin aslında korkunç bir mutsuzluk, kapkara bir öfke ve el değmedik bir yalnızlık olduğunu kavrayamamışlardı bile; aşınmış bir kaya gibi yıkılıveren bir babaydı o gözlerinde, o kadar.