Bu Dostoyevski bunu nasıl yapıyor hala anlayabilmiş değilim, ama kitaplarının ilk başlarında hep nereye gittiğimi, ne okuduğumu anlayamıyorum. Fakat sonra bir anda öyle bir çekiyor ki kendine, şaşıp kalıyorum. İlk 40-50 sayfasını zar zor, yarı anlayıp yarı soru işaretleri ile günlerce anca okuyup, sonraki 100 sayfayı bir günde okuyuveriyorum. Bu beni cidden şaşırtıyor.
Bir diğer şey ise, Dostoyevski’nin bir türlü anlamlandıramadığım karekterleri… Anlam veremiyorum. Evet, kendimden bir parça buluyorum. Ben de böyle düşünüyorum diyorum, ama sonra karakterin gözlerimin önünde çıldırdığını, beni de inanılmaz sinirlendirdiğini görüyorum. Bu çok tuhaf bir his. Yazdığı karakteri öyle güzel yansıtıyor ki, aklındaki o vermek istediği karakter izlenimini öyle güzel veriyor ki, benden istediği tüm duyguları detaylıca yaşıyorum. Bunu nasıl yapabildiği büyük bir sır bana göre. Mükemmel bir yazar olduğu benim için su götürmez bir gerçek artık.
Bu kitapta da karakterin kendi “yer altındaki” yaşamı, o inanılmaz derecede kendimden izler bulduğum ama aynı zamanda da yine inanılmaz derecede uzak ve aptal bulduğum düşünce ve yaşayış tarzı beni altüst etti. Kitapta karakterin sürekli çelişkiler içinde olması, çılgınca şeylere kalkışması, ama işin sonunda yine kendimizden bir parça ile baş başa kalmamız, kitabın bu muazzam başarısının göstergesidir diye düşünüyorum.