2024 yılının Mart ayında okuduğum Aptalı Tanımak, benim için sadece bir deneme derlemesi değil, aynı zamanda rahatsız eden ama bu yüzden değerli bir düşünce metni oldu; baştan şunu söylemeliyim ki Celal Şengör’e bir bilim insanı olarak büyük saygı duyuyorum ve son zamanlarda sosyal medyada yaptığı o meşhur Lenin taklidini de ayrı bir keyifle izlediğimi belirtmeden geçemem. Kitap boyunca Şengör, aptallığı yalnızca bireysel bir eksiklik olarak değil, toplumsal ve kültürel bir problem olarak ele alıyor; hatta en tehlikeli tarafının, kişinin kendi aptallığının farkında olmaması olduğunu özellikle vurguluyor. Bu noktada yaptığı ayrım önemli: cehalet bilgi eksikliğiyken, aptallık çoğu zaman bilgiye ulaşma imkânı varken onu reddeden bir zihniyet hâline dönüşüyor. Yazıların büyük kısmı geçmiş yıllarda kaleme alınmış olsa da, okurken bugüne dair bir şeyler okumuyormuş gibi hissetmek neredeyse imkânsız; özellikle eğitim sistemi, bilim anlayışı ve toplumun eleştirel düşünceden uzaklaşması üzerine yaptığı tespitler hâlâ geçerliliğini koruyor. Kitabın en güçlü yanı, okuyucuyu sadece başkalarını eleştirmeye değil, aynı zamanda kendini de sorgulamaya zorlaması; çünkü satırlar ilerledikçe insan, anlatılanların yalnızca “ötekine” ait olmadığını fark ediyor. Bununla birlikte, her görüşüne katıldığımı söyleyemem; özellikle tarih ve din üzerinden yaptığı bazı genellemeler bende soru işaretleri oluşturdu ve yer yer kendi içinde çelişiyor hissi uyandırdı. Ancak tam da bu yüzden kitap tek yönlü bir anlatı olmaktan çıkıyor ve okuyucuyu düşünmeye, sorgulamaya iten bir metne dönüşüyor. Sonuç olarak, sert dili ve doğrudan üslubuyla herkese hitap etmeyebilir ama bilimsel bakış açısını önemseyen ve farklı fikirlerle yüzleşmekten kaçınmayan okurlar için oldukça değerli bir eser; katılsanız da
Zümrüt Ayna, Celal Şengör’ün farklı dönemlerde kaleme aldığı denemelerin bir araya getirilmesiyle oluşmuş, yalnızca bilgi aktarmakla kalmayıp aynı zamanda rahatsız eden, düşündüren ve yer yer insanı kendisiyle yüzleştiren bir eser. Yazıların büyük kısmının 1998–1999 yıllarına ait olması, dönemin meselelerini anlamak açısından önemli bir arka plan sunarken, asıl çarpıcı olan şey bu metinlerin bugün hâlâ geçerliliğini koruyor olması. Eğitim sistemi üzerine yaptığı eleştiriler özellikle dikkat çekici; ezbere dayalı, sorgulamayan bir yapının uzun vadede toplumsal çöküşe yol açacağını vurgularken, bu sürecin köklerini Atatürk sonrası döneme ve Hasan Âli Yücel’in ayrılışına kadar götürüyor. Açıkçası kitabı okurken en rahatsız edici taraflardan biri, anlatılan sorunların aradan geçen onca zamana rağmen büyük ölçüde devam ettiğini görmek oldu. “Büyük Birader Sorunu” başlıklı yazıda ise toplumun otoriteye bağımlı hâle gelmesi, bireylerin şikâyet etmekle yetinip inisiyatif almaktan kaçınması sert bir şekilde eleştiriliyor; bu noktada insan ister istemez kendini de sorguluyor ve bu düzenin bir parçası olup olmadığını düşünmeden edemiyor. Deprem meselesine yaklaşımı ise kitabın en sert ve en sarsıcı taraflarından biri; doğa olaylarını anlamak yerine onları metafizik açıklamalara indirgeme eğilimini eleştirirken aslında bilime karşı takınılan genel tavrı da ortaya koyuyor. Kitap boyunca yalnızca bilim değil, siyaset, toplum ve kültür de iç içe geçiyor; bu da metni tek yönlü bir anlatıdan çıkarıp çok katmanlı bir düşünce metnine dönüştürüyor. Yer yer sert, yer yer provoke edici ama çoğu zaman haklı sorular soran bu eser, bana göre okunurken insanı rahatsız eden ama tam da bu yüzden değerli olan kitaplardan biri; çünkü bazı metinler bilgi vermez, aynayı tutar ve insan o aynada