İnsan, kendine ait yaşamı bulmalıydı. Belki de, mecburen yaşadığı bu hayat ona ait değildi. En azından bunu bilmeliydi. Çünkü hiç kimse, kendisine sunulana razı olmak zorunda değildi. Eğer bir insan davranışlarından sorumluysa, yaşamını kurma hakkından da sorumluydu.
Kendi yaşam alanının dışını görmek, kişiye kendi yaşam alanını sorgulamayı da getirirdi. Her gün baktığın şey aynıysa, bir süre sonra baksan bile göremezsin. Çünkü algılar alışkanlığa düştüğünde, akıl da ezbere düşer. Ve insan bu çembere hapsolup kalır. İnsanın zihnen ölmesi de bundan kaynaklıdır. Zihni ve algılarını diri tutan, yaşamını da diri tutardı.
Davranışlarımızdan elbette sorumlu insanlarız ama yanlış bir eylemin cezası pişmanlık olmamalıydı. Her eylem, zamanı geldiğinde sebep olduğu şey olarak karşımıza çıkardı. Ve o gün geldiğinde bunu olgunlukla karşılamayı bilmeliydi insan.
Geçmişi ve geleceği dengeleyerek yaşayan insan, yaşamayı bilen insandır. Durumlardan etkilenmeyen, aksine durumları etkileyen denge ve ölçü sahibi insanlardır yaşamdan tat almayı bilenler. Kendilerini zamanın raf ömrü geçmiş bir dilimine hapsetmek ve orada yaşamak, insanın kendi eliyle kendini cezalandırmasından başka bir şey değildir.