Deneyimli bir yazarın ilk eseri "Bu cenazeyi bana lütfeder misiniz?" İlk eser ve deneyim ifadeleri aynı cümle içinde bir paradoks içermiyor Didem Ünal Demir için zira uzun yıllardır ciddi bir yayınevinin editörlüğünü yapmakta olduğunu biliyoruz ayrıca daha önce çocuk edebiyatı alanında eserlerde yayımladığı malumumuz.
Kitaba gelirsek romanın baş karakteri Esin, yaşadığı bir takım travmatik olaylar sonucu (boşanma başta) her beyaz yakalının ütopyasını gerçekleştirme kararını alarak İstanbul'dan Ege kırsalına kaçar. Başka bir alanda eğitim aldığı halde bir restaurantta şef yardımcısı olarak çalışan Esin, editörlükten yazarlığa geçiş yapan yaratıcısı Didem Ünal Demir'in cesaretini gösterip Şef olmayı düşünmez :) bunun yerine tebdil-i mekanda ferahlık vardır diyerek, Fethiye cıvarındaki küçük bir dağ köyüne yerleşir, özlemini çektiği asosyal hayatı yaşamak için, oysa kitapta da ifade edildiği gibi "Hiçbir şey göründüğü gibi değildir" ve sakin bir yaşam bekleyen Esin çözülmeyi bekleyen bir cinayet örgüsünün içinde bulur kendini. Eğlenceli hatta matrak bir anlatım tarzı var yazarın, okumayı büyük ölçüde kolaylaştıran bu dilin bazı handikapları da var ama, Esin'in bakış açısına göre bize aktarılıp biçimlenen olaylar bu anlatımın etkisiyle zaman zaman derinlikten yoksun kalıyor.
Dip toplamda, benim için tam bir yaz kitabı "Bu cinayeti bana lütfeder misiniz?"
The X Files 90'lı yılların kült dizilerinden biriydi, dizinin her bölümde farklı bir bilinmeyen konu ediniliyordu, kimi bölümde ufolar kimi bölümde metafizik bir fenomen işlenirken, her bölümün jeneriği hep aynı biçimde, ekranda "the truth is out there" yani "gerçek orada bir yerde" yazısının belirmesiyle son buluyordu. Oralarda bir yerlerde olan gerçeğe ulaşmak zaten tarih boyunca en büyük özlem olmadı mı her zaman insanlık için? Tabii ulaşılabilecek tek bir gerçek var mı acaba o da ayrı bir soru. Meşhur Japon yönetmen Akira Kurosawa unutulmaz filmi Rashamon'da tam da bunu anlatmıştı bize yıllar önce. Bir kadın, onun samuray kocası ve bir haydut arasında geçen hikayede, kadın ve kocası yolculukları sırasında ormandan geçerlerken onlara saldırıp samuray'ı öldüren ve kadına tecavüz eden haydutun olay sonrası yakalanıp mahkemeye çıkarılmasını konu edinen hikayede, mahkemede önce kadın, sonra haydut, sonra bu olaylara şahit olan bir köylü ve son olarakta öldürülen samuray'ın ruhu çağrılıp mahkemede dinlenir, her bir karakter olayı farklı bir biçimde aktarırlar, oralarda bir yerde olan gerçek hangisidir acaba?
Şermin Yaşar'ın "Söyleme bilmesinler" adlı kitabı bana tüm bunları anımsattı, kitaptaki her bir karakter yaşadıklarını kendi pencerelerinden aktarmaktalar okuyucuya ve bunu yaparken (isteyerek yada istem dışı olarak) gerçeği yeniden ve yeniden yaratmaktalar. Hani Nasreddin Hoca'nın herkese haklısın demesini eleştiren kişiye sende haklısın demesi gibi bir şey. Bu romanda da herkes haklı tıpkı yaşadığımız reel dünya da olduğu gibi. Romandaki karakterlerin aynı aile bireyleri olmasının hiç bir önemi yok benim için, o karakterler aynı şirket, aynı parti, aynı kabile yada aynı tarikat içinde olsalarda sonuç değişmeyecekti elbette.
Son olarak edebi değerine hiç