Nereye, ne olduğunu bilmeden öylece yola çıkacak kadar gözü kara hiç olmadım. Bu yüzden bana güvenle seyahat etme imkanı sunan kitapları sevdim. Bir kitabı açarken içinde nasıl bir dünya olduğunu umursamıyordum çünkü benim gibi çekingen biri için ufkumu genişletmenin en güvenli yolu okumaktı.
Hayatlarımızın her biri, bir dans gibi anı tamamlar. Kimseyle rekabet etmemize gerek yoktur ve kimse varış yerlerine ihtiyaç duymaz. Dans ettiğin sürece, zaten bir yere varırsın.
Gece her şeyin üzerini örter, diye düşünür insan. Oysa gecenin örttüğünden çok hatırlattıkları vardır. Hatırlatırken sarstıkları, sarsarken suskunlaştırdıkları, suskunlaştırırıken acıttıkları.
Yani bir gemiyle gitmeli insan.
Ayağı toprağa değdikçe uzaklaşamaz
insan. Şehirlerden geçtikçe uzaklaşamaz. Çünkü şehir bir hatırlama biçimidir. Her şehir, içinde bir hatırayı canlandıracak
fotoğraflar taşır.
İnsan şehirler geçtikçe kendinden izler bırakır. Şehrin parklarında, tren istasyonlarında, kafelerinde, bulvarlarında, dükkanlardan yükselen şarkılarında, duraklarda, metrolarda bekleyen insanların dalgınlıklarında izler bırakır insan.
Şehirlerde bıraktığın her iz, geri dönmek için bir yol işaretidir.
İnsan denizlerden gitmeli çok uzaklar için.
Kulaklıklarını takıyorlar ve kaçıyorlar.
Bir gürültünün, varoluşumuzu kalabalıklaştıran ve fakat kalabalıklaştırdıkça da ezen, küçülten, inciten, yoksullaştıran, sessizleştiren döngüsüne teslim oluyorlar.
Kulaklıklar ruhlarımızı uzaklaştırıyor birbirinden. İç çekenleri duymayacaklar, öksürenleri, içli içli ağlayanları duymayacaklar mesela. Bir otobüsün içinde karanlık boşlukları delen en insancıl, en kısık seslerimizi duymayacaklar artık.
Bir işçinin tutmayan hesaplarını kendi kendine tekrar edip, sayıklamalarını duymayacaklar. Bu șehri duymayacaklar, bu şehrin gökyüzünü de.