"Üstünden çok uzun zaman geçmiş büyükanne, o bile
hatırlamıyordur artık."
"O kim?"
"Senin ölü, Trinita. Eskiden annem derdi ki ölüler hafıza kaybından muzdariptirler. Yaşayanlar tarafindan unutulmaksa ölüye daha fazla acı verir. Sen onu her gün hatırlıyorsun, bu iyi. Onu hatırladıkça gülümsemeli, dans etmelisin. Trinita'yla, Fantasma'yla konuştuğun gibi konuşmalısın. Konuşmak ölüleri sakinleştirir."
"Bunu da mı annenden öğrendin?"
"Evet. Annem ben çocukken öldü. Terk edildim. Onunla konuşuyorum, ama onun beni koruyan ellerinin yokluğunu hissediyorum hâlâ."
"Sen daha çocuksun."
Büyükanne, annemin kollarından uzakta nasıl çocuk
olabilirim?"
Onun varlığı her ne kadar bizim sınırlı algımızın çok
ötesinde olsa da Tanrı'ya inanmak, kibirli insanlığa
inanmaktan daha kolay geliyordu. Uzun yllar boyunca
sırf tembellikten, kendimi inançlı biri kabul ettim.
İnançsızlığımı Odete'ye ve diğerlerine açıklamam çok zor olurdu. İnsanlara da inanmıyordum, ancak bu insanların kolaylıkla kabul ettiği bir şeydi. Tanrı'ya inanmanın yolunun insanlığa inanmaktan geçtiğini son yllarda anladım.
İnsanlığın olmadığı yerde Tanrıda yok.
Tanrı'ya da insanlığa da inanmamayı sürdürüyorum.
Fantasma öldüğünden beri onun ruhuna ibadet ediyorum. Onunla konuşuyorum. Beni duyduğuna inanıyorum. Bu hayal gücünün zorlaması değil, hele mantık hiç değil, yalnızca mantıksızlıkla açıklanabilecek tamamen başka bir yeti.
Kendi kendime mi konuşuyorum?
Belki de. Tanrı'yla konuştuğu için böbürlenen azizler
gibi. Ben daha az kibirliyim. Bir köpeğin tatlı ruhuyla
konuştuğuma inanarak kendi kendime konuşuyorum.
Ne olursa olsun bu konuşmalar bana iyi geliyor.