"...Soru sormakla kıyamet günü arasında pek çok benzerlik vardır. Soru sormak bir taşı harekete geçirmek gibidir. Bir dağın tepesinde öylece oturduğunu düşün; taş başlar yuvarlanmaya ve öteki taşları da harekete geçirir; çok geçmeden, taşlardan biri evinin arka bahçesinde oturan kendi halinde (hem de en son akla gele bilecek) bir adamcağızın tepesine iniverir, ailesi de dımdızlak ortada kalır."
Anladım ki, aşk bir çeşit sihirle geçmişteki uzun hatıralarla bütünleşerek ortaya çıkıyor. Bunun gibi diğer bütün sevgilerin de doğup yaşaması için bir geçmişe ihtiyaç oluyor. Aşk, bir büyü gibi insanı hep geçmişle haşır neşir yaşatıyor ve böylece insana daha önceleri pek tanımadığı bir varlıkla adeta yıllarca birlikte yaşanmış gibi bir duygu veriyor. Kısacası, aşk belirli bir zaman bölümüne hâkim bir ışık kaynağına benziyor.
Aslında , her türlü sınırlamadan vareste tutulan ve tefsire yer verilmeksizin olduğu gibi kabul edilen bu genel kurallara meydan okumaya beni hangi içgüdünün ittiğini de bilmiyordum. Budala kişiler, ahlakı sanki yekpare ve bölünmez bir bütünmüş gibi kabul ederek, kendi davranış ve tutumlarında ahlak kurallarına mümkün olduğu kadar az yer vermeye çalışırlar ve böylece de hareketlerinde kendilerini tamamen serbest addederler.
Siz siz olun gönül işlerinizi kimseye anlatmayın. Çünkü kırık bir gönlü sadece kendi müdafaa edebilir, kendi yarasının derinliğini yine sadece kendi anlayabilir. Araya giren bir üçüncü şahıs sadece bir hakim vazifesi görüyor. Bakıyor, olanı biteni inceliyor, bir ilgisizlik olduğunu anlıyor ve onu da normal ve hatta elde olmayan bir şey olarak kabul edip mazur görüyor; böylece ilgisizlik, kendi de hayret etmesine rağmen, ona gayet meşru görünüveriyor.