Hamnet’le yolculuğum kitapla değil, sinema salonunun karanlığında başladı. Filmi ilk izlediğimde hikâyenin dinginliği, uzun sessizlikleri ve insanın içine işleyen o tarifsiz hüzün beni beklediğimden daha fazla etkiledi. Perdede anlatılan şey büyük olaylardan çok, kaybın insanın içine nasıl yerleştiğiydi. Film bittikten sonra içimde cevaplanmamış duygular kaldı ve bu yüzden romanı okumaya başladım.
Kitabı elime aldığımda fark ettim ki film bana hikâyenin duygusunu hissettirmiş, ama roman o duygunun köklerine inmiş. Maggie O’Farrell’in dili öyle incelikli ki, özellikle Agnes’in dünyası sayfalar ilerledikçe derinleşiyor; bir annenin sezgileri, sevgisi ve kırılışı neredeyse nefes alır gibi anlatılıyor. Filmde izlediğim sahneleri okurken onları artık dışarıdan izlemiyor, içeriden yaşıyor gibiydim.
Roman, Shakespeare’in gölgesinde kalmış bir çocuğun hikâyesinden çok, geride kalanların sessiz acısını anlatıyor. En çok da şu düşünce kaldı bende: Kaybın büyüklüğü, sevginin büyüklüğünden geliyor. Kitap bunu bağırmadan, abartmadan, sadece insan kalbine dokunarak anlatıyor.
Filmi önce izlemiş olmak hikâyeye yabancılaşmama değil, aksine daha derinden bağlanmama sebep oldu. Çünkü kitap, filmde sezdiğim ama adını koyamadığım duyguların tamamlayıcısı gibi geldi. Bitirdiğimde içimde ağır bir hüzünden ziyade sakin bir kabulleniş vardı.
Bazı hikâyeler insanı sarsarak değil, yavaşça içine yerleşerek etkiler. Hamnet kitabı benim için böyle bir deneyim oldu; önce gözlerimle izlediğim, sonra kalbimle anladığım bir hikâye.