Körlük’ten sonra koşa koşa almıştım bu kitabı ve büyük de bir umutla başlamıştım. Ama çok da aradığımı bulamadım maalesef… Yazarın zor okunan üslubuna ya da anlatmak istediği şeye, vermek istediği mesajlara değil lafım; kitabın bütününe. Çünkü ilk sayfalarda biraz sıkmış olsa da özellikle son 100 sayfasını elimden hiç bırakmadan okudum, aktı gitti. Gelgelelim sonuna ulaşınca tam olarak “ee ne oldu yani?” tepkisini verebildim sadece… “Tüm bunlar neden oldu?” hala da soruyorum çünkü gerçekten anlamış değilim. Bu kitabın da bir devamı olsa, bazı şeylerin cevabını öğrenebilecek olsam bunları söylemezdim; biraz daha tatminkâr, bakın mutlu demiyorum, sadece biraz daha tatminkâr bir son isterdim. Hadi iç işleri bakanı şeref yoksunu bir insandı da sayın başbakan sen zaten mektubu ilk gördüğünde tavrını koymuştun ortaya, sonradan ne değişti? Başkentte doktorun karısını destekleyenlerin çoğunlukta olduğunu biliyorduk zaten, hatta komiserin mektubundan önce bile öyleydi sonrasında ne olmuştur kim bilir. E peki bu kadın ölünce halk daha da kötü hal almayacak mı, almadı mı? Grubun geri kalanına ne oldu? Doktora ne yaptınız? Boş oy olayını çözebildiniz mi? Bunlar gibi daha bir sürü soru var kafamda. Kitabı okurken Körlük kadar olmasa da gerçekten çok zevk aldım ama sonu tam bir hüsran oldu maalesef benim için. Aslında sonunu biliyordum daha kitaba başlamadan ama bu beni daha bir heyecanlandırdı çünkü doktorun karısını öldürmeye kadar giden olaylar silsilesini ve sonrasına dair varsa ipuçlarını bir an önce okumak istedim. Ne buldum? Hiçbir şey. Komisere ayrı üzüldüm, doktorun karısına ayrı üzüldüm, köpeğe ayrı üzüldüm; hayır, ondan ne istediniz ki… İlk başta sadece biraz daha tatminkâr bir son isterdim dedim ama iki kitapta da 600 küsür sayfa boyunca vahşete kötülüğe maruz kalınca