Sena Sözer ☾⋆

Sena Sözer ☾⋆
@Senaszer
𐙚⟡𓇼𓆉⋆°。𓏲ִ𓇼ᥫ᭡ Okumak, düşünmek, denizin sesini dinlemek, ormanda yürümek, yalnız kalmak ve yazmak için bir yaşam düşlüyorum...
Cumhuriyet kadroları tarihin en büyük toplum mühendisliği projesine soyundular. Bir "millet yaratmak" için her imkânı serferber ettiler. Eğitimden, kıyafete, alfabeden medeni kanuna, mimariden musikiye bir toplumun yaşam alanını oluşturan bütün unsurları yeniden inşa ve icat etmeye koyuldular. Cumhuriyet'in "ulus devlet" olma projesi, kısa sürede bir "devlet-ulus" olma projesine dönüştü. Milleti dönüştürmek ve yeniden yaratmak için devlet, her türlü değişimin ve gelişmenin birincil aktörü hâline geldi. Muhayyel bir millet yaratmak için devlete ihtiyaç vardı ve bu, modern ulus devlet fikriyle uyum içerisinde bir yaklaşımdı. Zira Ernest Gellner'in de vurguladığı gibi ulus devletin ortaya çıkış tarihinde milletler kendi ulus devletlerini kurarak bağımsızlıklarını garanti altına almamışlardır. Tersine, önce ulus devletler kurulmuş, daha sonra bu devlete uygun uluslar/milletler icat edilmiştir. Türk ulus devlet projesi, bu yüzden özünde bir "devlet ulus" projesi olarak ortaya çıkmıştır. Modernite öncesinde bir topluluğu millet yapan şey etnik köken yahut dilden ziyade din, adalet, düzen, erdem gibi temel ve evrensel değerler ve bunların ürettiği kültür ve medeniyet kodlarıdır. Ulus devlet, bu ilkerin kaynağı ve uygulayıcısı olarak kendini görür. Bu yüzden de meşruiyetin kaynağı olarak milleti, tarihi, yahut geleneği değil kendisini vaz eder. Modernleşme projesi, derin bir yabancılaşma tarihidir.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Aynı anda Müslüman, Türk ve modern olmak, birbiriyle çelişen kimlikler haline getirildi. Zira Müslüman olmanın etnisite-ötesi, enternasyonel ve "ümmetçi" yapısı, Türk kimliği ile diğer etnik gruplar arasında bir farkın yahut üstünlüğün bulunmasına imkân tanımıyordu. Müslüman kimlik, radikal sekülerizme ve şeklî modernliğe de engel teşkil ediyordu. Öte yandan modern olmak demokratik katılım, anayasal eşitlik, adil temsil, hukukun üstünlüğü ve azınlıkların korunması gibi ilkelere dayanıyordu. Fakat bu manada bir demokratik modernlik, etno-seküler Türkçülüğe ve medeniyetçiliğine ters düşmekteydi. Bu yüzden hem Müslümanlığın hem de modernliğin etno-seküler bir bağlamda ve medeniyetçi-pozitivist Türkçülüğün ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlanması gerekiyordu. Bunun bir neticesi olarak Cumhuriyet sınırları içinde kalan Müslüman ve Türk olmayan unsurlarının ya inkâr edilmesi, ya asimile edilmesi ya da baskı altına alınarak millî menfaatlere zarar veren hasım unsurlar ilan edilmesi kaçınılmazdı. Bu dönemde farklı biçimlerde Kürtlere, Alevilere, Sünni tarikat mensuplarına, Ermenilere, Rumlara ve diğer gruplara reva görülen uygulamalar bu bakış açısının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 
Osmanlı'nın "nizâm-ı âlem"inden Cumhuriyet'in "ulus devlet"ine geçiş sürecinde yaşanan ölçek küçülmesi, geleneksel siyaset ontolojisinin yeniden inşa edilmesini zorunlu kılmıştır. Bu ölçek küçülmesi, basit manada toprak kaybından ibaret değildir; tersine milletin sahip olduğu bir mefkurenin, hafızanın, jeopolitik tasavvurun ve siyasi ufkun köklü bir şekilde değişmesini ifade etmektedir. Bu değişimin yol açtığı sarsıntı, son Osmanlı ve ilk Cumhuriyet nesilleri arasında yeni ve zor bir politik psikolojinin doğmasına neden olmuştur. Neticede ihtişamlı ama kaybedilen bir tarih ile yeni ama belirsiz bir gelecek arasında sıkışıp kalan nesiller, ne kendileri kalabilirdiler ne de batılı olabildiler. 
Avrupalılar, Doğu toplumlarına karşı adaletsiz ve zalimane politikalar izlemekte ve medeniyet söylemini İslam ülkelerine müdahale etmek için bir araç olarak kullanmaktadırlar: Batı medeniyeti ile Avrupa sömürgeciliği arasında sıkışıp kalan Türk elitleri bu derin çelişkiyi aşmak için hep bir vicdan muhasebesi içinde oldular. Bir çıkış yolu bulmak için kendilerini iki Avrupa'nın olduğuna inandırdılar. Bir tarafta aydınlanma, bilim, hür düşünce, anayasal demokrasi ve ekonomik refahı temsil eden Avrupa; öbür tarafta Osmanlı topraklarını ve İslam ülkelerini işgal eden, sömürgeleştiren, cephede cansiperane mücadele ettikleri Avrupa. Hangi Avrupa'da daha gerçek? Sorusu can yakıcı bir soruydu fakat üzerinde fazla durulmadı zira yeni dünya düzeninde ayakta kalabilmek için Anadolu insanı bir şekilde batı medeniyet havzasına girmek zorundaydı. 
Şekle ve dış görünüşe dayalı değişim hareketlerinin modernitenin ruhu ile bir irtibatı olduğu söylenebilir. Zira modern düşünce, "Görünenin ötesinde daha fazla bir şey yok." ilkesine, Orta çağın metafizik kabullerine karşı temel bir prensip olarak vaz etmişti. Fenomenolojik manada görünen şeylerin hakikatin kendisi olduğu fikri, modern varlık ve evren tasavvurunun kurucu unsurlarından biridir. Bu yüzden hakikatin, ancak görünen ve tecrübe edilen nesnelerin incelenmesine dayanan bilimsel ve teknolojik araçlar vasıtasıyla ortaya çıkabileceği fikri genel kabul görmüştür. Modernitenin varlığı görünüşe fenomenlere indirgeyen yaklaşımı, hakikatin görünen şeklinden ibaret olduğunu ileri sürmek, manayı yok sayarak sureti mutlaklaştırmak ve varlığı maddeye indirgemek anlamına gelir. Bu manada İslam ontolojiisi, epistemolojiisi ve bunlara bağlı olarak şekillenen değerler sistemini ve ahlak öğretilerini terk etmeden moderniteye adım atmak elbette mümkün değildir.