Aşk ihtilaldir, Şiir ihtilaldir ve her sanatın temelini fikir oluşturur. Fikir; artık sadece beynin ve aklın değil ruhun ve kalbinde peşinden gittiği bir harekete dönüşür. Bu dönüşümle fikir, şiirselleştiği ve başladığı oranda insana, zamana ve mekâna yön veren bir ışığa dönüşür. Bir büyük fikrin taşıyıcısı olan Sanat; Bireyi ve toplumu dönüştüren bir ırmak kimliğine bürünür. Şiirselleşen ve sanatsal hâle gelen bir fikir sadece okuyanı değil toplumları, tarihi harkete geçirmeye başlar. 19. Yüzyıl Osmanlı düşüncesinin bütün önde gelen kanaat önderleri, aynı zamanda birer edebiyatçıdır. Fikirlerini edebiyat üzerinden ifade etmişlerdir. Şinasi’den Namık Kemal’e, Şemsettin Sami’den Mehmet Akif’e, Ziya Gökalp’e kadar tüm büyük edebiyatçılarımız aynı zamanda birer fikir ve eylem adamıdır. Şiirsel ve sanatsal forma bürünen fikir, zaten kendi başına eyleme çıkarılmış bir davettir. Ne sanatçı, ne düşünür ne de okuyucu bu davete bigane kalamaz.
İmgenin gücü ve sanatın etkisi, sanatçının yaşadıkları kadar. Yaşadıklarını aktarabildiği oranda da eserleri muhalled hâle geliyor. Şiir, şairin bütün varlığından, aklından, ruhundan, kalbinden, duygusundan çıkıyorsa o zaman sizin bütün varlığınıza dokunur, onu kuşatır. Bu yüzden şiir sadece edebi yahut sanatsal bir yetenek olarak görülmeyecek kadar kıymetli bir imkandır. Heidegger şiirin “varlığın dilini ifade etmeye en yakın şey” olduğunu söyler. Ruha ve varlığa dokunmaya düşünce zihinsel bir kurgu olarak kalır. Şiir düşünceye bu boyutu katar.
Aristo “Bir şeyi bilmek, onun kaynağını bilmektir.” Ağacı bilmek, tohumu bilmeyi gerektirir. Tohumu bilmek toprağı, suyu, güneşi ve tüm bunların ötesinde canlı olmanın manasını bilmektir. Aristocu sistemde ilk sebep yani muharrik-i evvel evrendeki tüm hareketi, değişimi, dönüşümü başlatan ilkedir ve bu, ilk muharik ve ilk sebep olan Tanrı’ya kadar geri gider. Bu bilim ilkesi kelam ve metafiziğe uyarlandığında şu anlama gelir: ailemi anlamak istiyorsan önce onu yaratanı bil. Eseri anlamak istiyorsan önce ustasını tanı. O ilk sebebe, kaynağı, ilk hareket ettiriciye geri döndüğünde tüm varlıkların neden var olduğunu anlayacaksın. İşte o zaman mana ile suret, dil ile hakikat, ifade ile mana yerini bulacak, birbirlerini bütünleyecek ve insan gerçek manada anlamaya ve ifade etmeye başlayacak. 
Türkçe dil evrenini besleyen asıl büyük kaynak da dilin doğal hâli içinde yaşadığı köydür, kasabadır, kırsaldır, dağdır, ormandır, tabiattır. Dil şehirde daha rafine hâle gelir, edebî ve ilmî olarak işlenir. Edebiyatçılar, şairler, hikaye ve roman yazarları bunu alır, büyük edebî eserlere çevirir. Dilin beslendiği ve kaynağı olan yer, hayatın en doğal hâliyle yaşandığı; insanın varlığı, tabiatı ve varlığın hakikatini perdesiz bir şekilde tecrübe edebildiği yerdir. O kaynağa yakın olduğunuz oranda dil daha arı duru, tabiri caizse daha “tektonik” hâle gelir. Yani her bir kelime bir tohum atar onlar koca bir çınara dönüşür.