“Bu hayatı bir kere daha yaşamak zorunda kalsan, yine aynı şekilde yaşar mıydın?
Bu soruyu Nietzsche “ebedi dönüş” (ewige Wiederkunft) diye ortaya attığında, aslında bir deney, bir ayna, bir bıçak uzatıyordu:
“Bir gün biri sana gelse ve dese ki:
‘Bu hayatı, en küçük ayrıntısına kadar, aynı acısıyla, aynı sevinciyle, aynı pişmanlığıyla, aynı kahkahanla, milyonlarca kere tekrar tekrar yaşayacaksın…’
O anda ne hissederdin?”
Eğer içinde bir titreme, bir korku, bir “hayır” çığlığı yükseliyorsa, o hayatı yeterince sevmiyor, yeterince “kendi” yapmıyorsun demektir.
Ama eğer derin bir “evet” yükseliyorsa, hatta gülümsüyorsan… işte o zaman Nietzsche’ye göre “üst-insan”a bir adım yaklaşmışsın demektir.
Ben kendi içimde bu soruyu ilk kez gerçekten sorduğumda, dürüst cevap şuydu:
“Hayır.
Çünkü çok fazla zamanı başkalarının beklentisine, korkuya, tembelliğe, ‘sonra yaparım’a harcadım.
Çok fazla ‘keşke’ biriktirdim.
Çok fazla susmayı seçtim.”
Şimdi ise aynı soruyu tekrar soruyorum ve cevap yavaş yavaş değişiyor:
“Evet… neredeyse evet.
Çünkü şu an, geri kalan her saniyeyi öyle bir yaşıyorum ki,
tekrar gelse sıkılmayacağım, utanmayacağım, pişman olmayacağım kadar kendim olmaya çalışıyorum.”
Peki sen?
Bu hayatı, tam şu hâliyle,
aynı gözyaşlarıyla, aynı yalnız geceleriyle, aynı yanlış insanlarla, aynı kaçırılmış trenlerle,
ama aynı zamanda aynı şarkılarla, aynı sabah kahveleriyle, aynı birkaç insanın gözlerinin içiyle…
Bir kere daha, milyonlarca kere yaşamak zorunda kalsan…
İçinden ne diyor şu an?
“Evet” mi, “Hayır” mı, yoksa “Biraz daha zaman ver, hâlâ düzeltiyorum” mu?