Serkan yazan

Serkan yazan
@Serkan015601
4 okur puanı
Kasım 2023 tarihinde katıldı
“O zaman yaşadığım mutluluğun sonuna geldiğimizi, bunun bu güzel âlemden ayrılış zamanı olduğunu ruhumda derinden hissettim. Son hızla çınar ağacına doğru gidiyorduk. Bizi o hedefe Füsun kilitlemişti. Böyle hissettim, kendime onunkinden başka bir gelecek de görmüyordum artık. Nereye gidiyorsak onunla birlikte gidiyorduk ve bu dünyadaki mutluluğu kaçırmıştık. Çok yazık olmuştu. Ama bu sanki kaçınılmaz bir şeydi. Ölmekte olduğunu anlayan Füsun, iki üç saniye süren bu son bakışmamızda, bana asla ölmek istemediğini, hayata her saniyesine kadar bağlı olduğunu, onu kurtarmamı yalvaran gözlerle ifade ediyordu. Ben ise, kendiminde ölmekte olduğunu sandığım için, hayatımın aşkına, birlikte başka bir dünyaya yolculuğa çıkmanın sevinciyle gülümsedim sadece.” Mehtaplı bir gece yarısı, çatı arasındaki küçük perdesiz odamda hoş bir ışığın içinde uyandım ve altımdaki büyük delikten müze boşluğuna, aşağıya baktım. Her biri birer balkon gibi boşluğa uzanan alt katlarda, otuz yıldır biriktirdiğim bütün koleksiyonum gölgeler içinde duruyordu. Füsun’un bu evde kullandığı eşyaları, sobadan buzdolabına, üzerinde sekiz yıl akşam yemeği yediğimiz masadan seyrettiğimiz televizyona, her şeyi görebiliyor ve eşyaların ruhlarını fark eden bir şaman Üstadı gibi, onların hikayelerinin içimde kıpırdandıklarını hissediyordum. Ayışığında gölgeler içinde ve sanki boşluktaymış gibi gözüken eşyaların her biri, tıpkı Aristo’nun bölünmez atomları gibi, bölünemez bir âna işaret ediyordu. Aristo’ya göre anları birleştiren çizginin zaman olması gibi, eşyaları birleştiren çizginin de bir hikaye olacağını anlıyordum. Pek çok kere bu insanlardan duyduğum o küçümseyici soru şuydu: “Bu eşyaları niye istiyorsun, onlarla ne yapacaksın?” Kendi kendine eşya toplayan, bunları bir köşede biriktiren her takıntılı
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
“Bu hayatı bir kere daha yaşamak zorunda kalsan, yine aynı şekilde yaşar mıydın? Bu soruyu Nietzsche “ebedi dönüş” (ewige Wiederkunft) diye ortaya attığında, aslında bir deney, bir ayna, bir bıçak uzatıyordu: “Bir gün biri sana gelse ve dese ki: ‘Bu hayatı, en küçük ayrıntısına kadar, aynı acısıyla, aynı sevinciyle, aynı pişmanlığıyla, aynı kahkahanla, milyonlarca kere tekrar tekrar yaşayacaksın…’ O anda ne hissederdin?” Eğer içinde bir titreme, bir korku, bir “hayır” çığlığı yükseliyorsa, o hayatı yeterince sevmiyor, yeterince “kendi” yapmıyorsun demektir. Ama eğer derin bir “evet” yükseliyorsa, hatta gülümsüyorsan… işte o zaman Nietzsche’ye göre “üst-insan”a bir adım yaklaşmışsın demektir. Ben kendi içimde bu soruyu ilk kez gerçekten sorduğumda, dürüst cevap şuydu: “Hayır. Çünkü çok fazla zamanı başkalarının beklentisine, korkuya, tembelliğe, ‘sonra yaparım’a harcadım. Çok fazla ‘keşke’ biriktirdim. Çok fazla susmayı seçtim.” Şimdi ise aynı soruyu tekrar soruyorum ve cevap yavaş yavaş değişiyor: “Evet… neredeyse evet. Çünkü şu an, geri kalan her saniyeyi öyle bir yaşıyorum ki, tekrar gelse sıkılmayacağım, utanmayacağım, pişman olmayacağım kadar kendim olmaya çalışıyorum.” Peki sen? Bu hayatı, tam şu hâliyle, aynı gözyaşlarıyla, aynı yalnız geceleriyle, aynı yanlış insanlarla, aynı kaçırılmış trenlerle, ama aynı zamanda aynı şarkılarla, aynı sabah kahveleriyle, aynı birkaç insanın gözlerinin içiyle… Bir kere daha, milyonlarca kere yaşamak zorunda kalsan… İçinden ne diyor şu an? “Evet” mi, “Hayır” mı, yoksa “Biraz daha zaman ver, hâlâ düzeltiyorum” mu?
Kafasında her şey bölük pörçük. Kendisini son derece, hatta bedensel olarak bile rahatsız hissediyor. Biri ona kendi varlığını ortaya koyabilmesi için bir fırsat verse. Bunu öyle çok istiyor ki, ağzını bir açıyor bir kapatıyor ve sandalyesinde sürekli kıpırdayıp duruyor. Sanki dürüst bir insan için bu ıstırap dünyasında mutlu yakalanmak en aşağılık suçmuş gibi, bu rahatlığı elinin tersiyle itip küçültmek geçiyor içinden. Bütün bunların küçültülmesi ve ‘saçma sapan’ lafının ardına gizlenmesi gerekiyor, çünkü sonuçta, yapabilecek olduğu şeyi yapmamıştı. Bu bir maskeydi; kendi duygularıyla yüzleşmekten korkan, istediğim şey bu, işte ben buyum diyemeyen bir insanın sığındığı şeydi ve niye böyle gizlenmelerin gerektiğini; neden sürekli övülmeye ihtiyaç duyduğunu; düşüncelerinde bu kadar yürekli olan bir insanın yaşamda niye böyle ürkek olduğunu anlayamayan için biraz acınacak ve hoş olmayan bir şeydi. İnsan bir ağırbaşlılık duygusuyla kendisi olana, başkalarının göremediği yarık biçiminde karanlık bir öz halinde kalana kadar çekilip küçülüyor. Hayat bir an dibe çöktüğünde, yaşanacak şeyler sınırsızmış gibi görünüyor. Bunun altı karanlık, her yere yayılıyor, ulaşılmaz bir derinliği var; ama ara sıra yüzeye çıkıyoruz ve siz yalnız o kısmını görüyorsunuz. Aslında bazen ona başkalarından farklı olarak sıradan şeylere kör, sağır ve dilsiz; sıra dışı şeyleri ise kartal gözüyle gören biri olarak doğmuş gibi geliyor. Çoğu zaman bu kavrayışa şaşırıyor.
"Bütün hayata karşı bir mide bulantısıyla uyandım. Yaşamak zorunda olmanın dehşeti yataktan benimle birlikte kalktı. Her şey gözüme boş göründü bir an ve içimden buz gibi bir ses, hiçbir derdin çaresi yoktur, dedi." “Bu ses, içimde yankılanırken, odanın soluk ışığında eşyalar bile anlamsız bir ağırlıkla duruyordu. Sanki hepsi, varoluşun gereksizliğini fısıldıyordu. Pencereden sızan gri sabah, ne bir umut ne de bir teselli sunuyordu; sadece zamanın ağır aksak ilerleyişini hatırlatıyordu. Yatağın kenarına oturdum, ellerimle yüzümü ovuştururken, bir an için her şeyi bırakıp gitmenin cazibesine kapıldım. Ama nereye? Kaçış bile bir tuzak gibi görünüyordu, çünkü insan kendinden kaçamazdı. İçimdeki bulantı, sanki ruhumun bir parçası haline gelmişti; ne kusabilirdim ne de yutabilirdim. Sadece onunla yaşamayı öğrenmek zorundaydım, tıpkı nefes almak gibi. Ve sonra, bir anlık delilikle, belki de bu bulantının ta kendisinin bir anlamı olduğunu düşündüm. Belki de bu iğrenç his, yaşamın absürtlüğüne karşı bir isyandı; bir şeylere tutunmam için gereken son çırpınış. Ama neye tutunacaktım? Buz gibi ses geri döndü: Hiçbir şeye.”
"Nedenini bilmesem de, her işte tereddütlüyüm. Zihnimde yarattığım, kendime özgü ideal düz çizgiyi bulmak için, kim bilir kaç kez aramışımdır iki nokta arasındaki en uzun yolu. Etkin bir canlı olmayı beceremedim hiç. İnsanların hiç ıskalamadıklarını ben ıskaladım; ötekilerin olanca doğallığıyla yaptıklarını, ömür boyu bilinçli bir şekilde yapmaya uğraştım. Başkalarının neredeyse istemeden elde ettiklerine erişmeyi diledim hep. Hayatla benim aramda, baştan beri mat camlar oldu: Ne gözümle, ne elimle algıladım onları; ve ne hayatımı yaşadım ne tasarladıklarımı, olmak istediğim kişinin düşüydüm sadece... Ama her şeyin kendine has, muhteşem bir mantığı olurdu, her şey haz verici bir yalanın ritmiyle akıp giderdi, her şey ruhumdan yapılmış bir şehirde olup biterdi, ruhum ise sakin bir trenle içimde çok uzaklara, çok uzaklardaki bir perona gidip kaybolurdu. Evet, ben böyle biriyim: Hayatıma bir anlam katmak için, onu düşlerimle doldururum. Gerçeklikten kaçmak için, onu yeniden yaratırım. Ama bu yaratım, bir illüzyonun peşinde koşmak gibidir; ne kadar derinlere inersek, o kadar kayboluruz. İçimin derinliklerinde yığınla dostum var benim... Kalp düşünebilseydi eğer, atmaktan vazgeçerdi. Etrafımdaki her şey uzaklaşıyor benden, çöküyor. Bir güneş sığdıralım ömrümüze ve aldırmayalım hiç, gelen geceye... Sıradan insan için, hissetmek yaşamaktır, yaşamayı bilmektir. Ben ise, yaşamak düşünmektir, derim; hissetmek ise düşünmeyi beslemekten başka işe yaramaz. Bir insan benden ne kadar farklıysa, o kadar gerçek geliyor bana... Dünyada yalnızım. Görmek, uzakta olmaktır. Açıkça görmek, durmaktır. Tahlil etmek, yabancılaşmaktır. İnsanlar bana değmeden geçiyor yanımdan. Etrafımda havadan başka bir şey yok. Kendimi o kadar tecrit edilmiş hissediyorum ki, üzerimdeki giysiyle aramdaki boşluğu