Raskolnikov

Raskolnikov
@Serpmekahvalti
Gönül yorgunluğu ne, biliyor musun ? Ölümün, yaşarken hüküm sürmesi insanda. Şükrü Erbaş/otların uğultusu altında
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra kazanan taraflar, Almanlara suçun tamamen Almanya'nın olduğunu söylediler ve hatta onları tek kabahatlerini kabul ettikleri görüntüsü veren bir belge imzalamaya zorladılar. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Montgomery, Alman çocuklara anne ve babalarının kötülükleri sebebiyle Britanyalı askerlerin onlara gülümseyemeyeceklerinin açıklandığı bir bildiri yayınlamıştı. Her iki olayda da bu, "günah" doktrini tarafından teşvik edilen türde bir kötü ruh hali ve kötü siyasetti. Hepimizi koşullarımız yaratmıştır ve komşularımız için bu tatmin edici değilse, bizleri iyiye götürmenin yollarını bulmak onlara düşer. Bu amaca ulaşmanın en iyi yolu nadiren ahlaki kınamadan geçmektedir.
Sayfa 118 - Say yayınları, çeviri: Funda Sezer, 3.baskı 2021·Kitabı okudu
Raskolnikov
1.ci Dünya Savaşı sonrası Versay düzenindeki “savaş suçu maddesi” (özellikle 231. madde) Almanya’ya kolektif bir ahlaki suç yüklemekten çok, savaş tazminatını hukuki zemine oturtma girişimiydi; yine de Alman kamuoyunda aşağılanma hissi yarattığı doğru. II. Dünya Savaşı sonrası ise Müttefik politikası homojen değildi: bir yanda sert “denazifikasyon” ve kolektif sorumluluk dili, diğer yanda özellikle İngiliz ve Amerikan işgal bölgelerinde yeniden eğitim ve demokratikleştirme çabası vardı. Montgomery’ye atfedilen o tür genelleyici çocuk bildirisi anlatısı ise tarihsel olarak tartışmalı/abartılı görünüyor. Felsefi açıdan: “kolektif suç” ile “kolektif sorumluluk” arasındaki çizgi gerçekten ince. Ama “insanı tamamen koşullar yaratır” önermesi de siyaseti neredeyse bütünüyle ahlaki yargıdan arındırma riskini taşır. Oysa pratikte toplumlar hem açıklama (neden oldu?) hem de yargı (ne yanlış?) ihtiyacını birlikte taşır.
Reklam
Kolomb ile birlikte 1492 yılını, kapitalizmin başladığı yeni bir tarihsel dönem olarak adlandırmak insana cazip gelmektedir. Güney Amerika'nın 1000 yılında, İzlandalı Leif Erikson tarafından "keşfedilmesi"nin hiçbir sonucu olmamıştı. Kendimize bunun neden böyle olduğunu ve neden 1492 yılının toplumsal gelişmede yeni bir çığır açtığını sormalıyız. Bunun hipotetik yanıtı şöyle olabilir: 1100 ila 1492 yılları arasında feodal toplum, kendi iç dinamiğiyle öylesine bir gelişme kaydetmişti ki bu hazır zemin, yeni bir toplumsal yapının, kapitalizmin ortaya çıkmasını sağlamıştı.
Sayfa 100 - çeviri: Sadık Usta, Yordam kitap, Üçüncü basım - Ekim 2018·Kitabı okudu
Araştırma-İnceleme
Raskolnikov
Viking dünyası yağma ve yerleşim ağırlıklıydı, kapitalist değildi. Viking seferleri cesurdu ama amaçları çoğunlukla ganimet, ticaret noktası ve sınırlı koloniydi. Uzun vadeli küresel pazar kurma kapasitesi yoktu. Amerika kıyısına ulaşmaları, ekonomik sistemi dönüştürmedi.
1917 Ekim Devrimi'yle ilişkilendirilen siyasal kesit çoktan ölmüştür. Siyasal bir hakikat olarak komünizm, tarihsel bir devlet oluşumu değil ezeliyettir, bu yüzden ölümü söz konusu olamaz - herhangi bir örneklenmeyi zorunlu olarak aşar. Badiou felsefi bir ezeli komünizm fikrini "komünist sabitler'iyle ifade eder-"eşitlik tutkusu, adalet İdeası, ikbal peşinde koşmanın neden olduğu tavizlerden kopma iradesi, bencilliğin tahttan indirilmesi, baskılara karşı hoşgörüsüzlük, Devleti sona erdirme andı". Dolayısıyla, tekrarlayacak olursak, bir yanda "komünizm mümkündür, çünkü bu geçişte bir amaç değil koşul olarak halihazırda vardır; komünizm tekilliklerin serpilmesidir, bu inşayla ve güç ilişkilerinin aralıksız dalgası içinde-onun gerilim, eğilim ve değişimiyle deney yapmaktır, " diye yazan Negri vardır. Diğer yanda, komünizmi tarihaşırı bir hakikat olarak, tarihte bir özne temellendirebilecek (Badiou "bünyesine katılma" der) düzenleyici bir ideal olarak ele alan Badiou vardır. Bir tarafta komünizm halihazırda dünyaya içkindir. Öbür taraftaysa komünizm dünyaya imkânsızı sunan bir hakikatin gerçeğidir. Komünist arzuya birbirine karşıt gibi görünen bu iki yaklaşım benzer şekilde işler. Her ikisi de, kendi meşrebince, belli başlı bir komünist zorunluluğa veya kaçınılmazlığa, bir çeşit komünist mutlağa işaret eder. İster çokluğun reel gücü, ister tarihin -bireysel bir öznelleştirme vasıtasıyla- simgesel anlatısındaki bir hakikat sürecinin gerçeği olsun, komünist arzu oradadır. Negri'nin günümüz kapitalist üretim bütünlüğüne yerleştirdiğini, Badiou felsefi fikrin ezeliyetine yerleştirir.
Sayfa 106 - Metis yayınları·Kitabı okudu
Araştırma-İnceleme
Raskolnikov
Tarihsel komünizm deneyleri, Sovyetler Birliği gibi devlet biçimleriyle başarısız olmuş olabilir; klasik devletçi komünizm biçiminde, tarihsel olarak “ölmüş” sayılabilir. Ancak komünizm fikri, arzusu ve felsefi çekirdeği asla yok olmamıştır. Badiou’nun “komünist sabitler”i ya da Negri’nin güncel kapitalist üretim ilişkileri içindeki sürekli deneyleri, bunun kanıtıdır. Eşitlik, adalet, bencilliğe karşı direnç ve kolektif yaşam iradesi gibi değerler, tarihsel başarısızlıklardan bağımsız olarak hâlâ varlığını sürdürmektedir. Günümüz düşünürleri ve felsefecileri, komünizmin bu hakikat boyutunu yeniden keşfetmektedir. Slavoj Žižek, klasik devletçi komünizmin başarısızlığını açıkça kabul ederken, komünizmi hâlâ radikal bir fikir olarak savunur ve onu kapitalizmin sınırlarını aşacak bir düşünce biçimi olarak ele alır. Alex Taek-Gwang Lee, devlet merkezli yaklaşımı aşan, özerk ve çok sesli toplulukların ifadesi olarak “komünizm sonrası” vizyonunu önerir. Gianni Vattimo ve Santiago Zabala, komünizmi hermeneutik bir perspektifle yeniden kavramsallaştırarak, onun tarihsel bir devlet projesi değil, yorumlanabilir ve şekillendirilebilir bir felsefi vizyon olduğunu gösterir. Bunun yanı sıra, Communitarian düşünce gibi toplulukçu akımlar, bireyselcilikten topluluk merkezli yaklaşıma kayarak komünist idealin kolektif iyi motiflerini farklı bir biçimde sürdürür. Elizabeth S. Anderson gibi çağdaş filozoflar ise eşitliği sadece ekonomik düzeyde değil, sosyal ilişkiler ve politik bağlamda yeniden tanımlayarak, komünizmin toplumsal adalet ve demokratik dayanışma talepleriyle harmanlanabileceğini gösterir. Autonomist Marxizm ise komünizmi soyut bir ideal değil, güncel üretim ve yaşam pratiklerine yayılan bir süreç olarak kavrar. Komünizm tarihsel bir devlet biçimi olarak başarısız olmuş olabilir; ancak felsefi, toplumsal ve pratik düzlemde hâlâ canlıdır. Günümüz düşüncesinde, daha akışkan, deneysel ve çok katmanlı bir hakikat olarak yeniden doğmaktadır; geçmişin başarısız deneylerinden ders alarak, bireysel ve kolektif yaşam pratiklerine entegre olmaktadır. Komünizm, ölümden ziyade, yeniden tahayyül edilip uygulanmayı bekleyen bir arzu ve hakikat olarak varlığını sürdürmektedir.
Yatsıdan sonra Andronikos, sorusunun orasını burasını kemirmeğe başlamıştı. Ama sabah kalktığı zaman, şu nokta iyice aydınlanmıştı gözünde: Yeni inancı, değişikliği kabul ederse, ömründe bir kez daha, söylenen, istenen, uyulması buyurulan, kendisini herkesle birleştiren, herkese bağlayan şeyi yapmış olacaktı. Olacaktı ama bugüne dek inanarak yaptığı şeye tamamıyla aykırı bir davranışa da zorlayacaktı kendini. Zorlayacaktı. Bu-güne dek edindiği alışkanlıkların dışına çıkmak için zorlayacaktı, bu alışkanlıkların karşılığı olduğu inançlardan kurtulmak için zorlayacaktı kendini. Zorlayacaktı. Demek, eskiye bağlıydı. Demek, eski inancın dışına çıkmak onun için kolay olmayacaktı." Bilge Karasu Uzun sürmüş bir günün akşamı, s. 38, Metis yayınları, 16.Basım Kasım -2021
Sayfa 38 - Metis yayınları, 16.Baskı, Kasım-2021·Kitabı okudu
Edebiyat-Düşünce
Raskolnikov
Zaman zaman çevirip okuduğum Bilge Karasu’nun❤ “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”, Türk edebiyatında kolay sınıflandırılamayan bir eserdir. Ne tam anlamıyla bir roman, ne de klasik anlamda bir hikâye sayılabilir. Daha çok, insanın kendi iç dünyasında verdiği felsefi bir hesaplaşmanın anlatısıdır. Yazar, Bizans döneminde geçen bir öykü kurgusunun içine, çağlar ötesine taşan bir insanlık sorgulaması yerleştirir. Merkezdeki karakter, keşiş Andronikos, yalnızca dinî bir figür değildir; aynı zamanda insanın kendi inancı, alışkanlıkları ve özgürlük arayışıyla hesaplaşmasının simgesidir. Kitabın 38. sayfasındaki şu satırlar, eserin temel eksenini açıklar niteliktedir: “Yeni inancı kabul ederse, ömründe bir kez daha söylenen, istenen, uyulması buyurulan, kendisini herkesle birleştiren şeyi yapmış olacaktı. Olacaktı ama bugüne dek inanarak yaptığı şeye tamamıyla aykırı bir davranışa da zorlayacaktı kendini…” Bu cümleler, hepimizde zaman zaman yaşadığı gibi Andronikos’un yaşadığı içsel çatışmanın özünü oluşturur. Bir yanda toplumsal düzenin, dinin ve otoritenin buyurduğu inanç vardır; diğer yanda ise insanın kendi vicdanı. Bilge Karasu burada inanç ile özgürlük arasındaki kadim gerilimi anlatır. İnanç, insana aidiyet duygusu verir; ama aynı zamanda bir teslimiyettir. Özgürlük ise insanı bağımsız kılar, fakat onu yalnızlığa mahkûm eder. Andronikos’un “zorlayacaktı” sözcüğünü iç sesiyle defalarca tekrarlaması, bu gerilimin ruhsal ağırlığını duyurur. O, yalnızca Tanrı’yla değil, kendi alışkanlıklarıyla da savaşmaktadır. Karasu’nun en çarpıcı tespitlerinden biri, inancın zamanla alışkanlığa dönüşmesidir. İnsan bazen Tanrı’ya değil, alıştığı ritüellere inanır. Andronikos’un kendini “zorlaması”, bu alışkanlıkların zincirini kırma çabasıdır. Bu yönüyle eser, yalnızca dinî inanç üzerine değil, insanın her türlü dogmaya ve koşullanmışlığa karşı verdiği sessiz başkaldırı üzerine kuruludur. Karasu, bu başkaldırıyı bağırarak değil, sessizlikle anlatır. Çünkü bazen sessizlik, en derin isyandır. Andronikos’un iç hesaplaşması, dış dünyaya karşı değil, kendi içindeki otoriteye yönelmiştir. Böylece metin, inançtan çok vicdanın romanı hâline gelir. Eserin ilerleyen sayfalarında Andronikos, yeni bir inancı kabul etmenin onu bir kez daha topluluğun parçası yapacağını anlar. Fakat bunu reddettiğinde de yapayalnız kalacaktır. Bu ikilem, varoluşçu felsefenin merkezinde yer alan bir sorudur: “İnsan, özgür olmayı mı yoksa huzurlu olmayı mı seçer?” Bilge Karasu, özgürlüğü huzurun karşıtı olarak konumlandırır. Özgürlük, bireyin kendini koruyan kabuğu kırmasıyla başlar; fakat o kabukla birlikte insanın ait olduğu sıcaklık da yok olur. Andronikos’un sabahı, bu anlamda bir aydınlanma değil, bir iç akşamdır. Eserin adı olan “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı” da tam olarak bu noktayı imler: İnsanın kendi iç karanlığıyla hesaplaşması, bitmek bilmeyen bir akşam gibidir. Bilge Karasu’nun dili, alışılmış Türk roman dilinden çok farklıdır. Cümleleri yoğun, şiirsel ve ritmiktir. Özellikle tekrarlar ve kesik ifadeler, karakterin iç dünyasındaki gerginliği okura doğrudan hissettirir. Yazar, dış dünyayı anlatmak yerine iç dünyanın katmanlarını kazır. Bu nedenle metin, okurdan dikkat ve sabır ister; çünkü her cümle bir düşüncenin değil, bir varoluş hâlinin izidir. Karasu’nun dili yalnızca anlatma aracı değildir; düşüncenin kendisidir. Onun metinlerinde kelimeler birer fikir gibi çalışır. Bu yönüyle “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”, Türk edebiyatında felsefi anlatının şiirle kesiştiği en özel örneklerden biridir. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”nı okuyan biri, bir hikâye bitirdiğini değil, bir deneyim yaşadığını hisseder. Kitap, inançla değil, sorgulamayla ilgilidir; Tanrı’yla değil, insanla konuşur. Andronikos’un iç mücadelesi, her çağda, her insanın kendi vicdanında tekrar eder. Bilge Karasu bize, insanın gerçekten özgür olabilmesi için önce kendine yalan söylemeyi bırakması gerektiğini hatırlatır. Sonunda anlarız ki, Karasu’nun anlattığı akşam bitmez. Çünkü o akşam, insanın kendi iç karanlığından geçip yeniden aydınlığa ulaşma çabasının adıdır. Ve bu çaba (tıpkı kitapta olduğu gibi) uzun sürer.
Kapitalist süreçlerin sürekli yeni sorunlar ortaya çıkardığı, çözümsüzlüğün de giderek büyüdüğü koşullarda, toplumda iki yönde tepki ortaya çıkıyor: Bunlardan birincisi geçmişin yüceltilmesi, "altın çağa dönme", "şanlı geçmişe sığınma" vb.'dir; ikincisi de Batı'yı yakalayacağımız ve yakalamamız gerektiği yönündeki saçma inançtır. Bunlardan birincisi çoğunlukla dinci grupların, ırkçı, şoven, aşırı milliyetçi unsurların kültür milliyetçiliğini yüceltmeleri biçiminde ortaya çıkıyor. Nedense, kültür milliyetçiliğini yüceltenler, emperyalist sömürüden hiç söz etmiyorlar! Pazar ekonomisinin erdemleri konusunda da suskunlar!... Kültür milliyetçiliğinin yüceltilmesi, bir şeyi olmadığı yerde aramaktır. Zira tarihte geriye dönüş yoktur. Üstelik arzulanan bir şey de olmamalıdır. Bugünün sorunla-rını, düne ait yöntemlerle çözmek mümkün olmadığı gibi, elli yaşındaki adama sekiz yaşındaki çocuğun elbisesini giydirmek de mümkün değildir. Son tahlilde kültür milliyetçiliği, mevcut tezahürleriyle emperyalizmin ve yerli oligarşinin ekmeğine yağ sürmek gibi bir işleve sahiptir. Fikret Başkaya Paradigmanın iflası, s. 364-365, Yordam kitap, 4.basım, Eylül - 2023
Sayfa 364 - Yordam kitap, 4.cü basım, Eylül-2023·Kitabı okudu
Araştırma-İnceleme
Raskolnikov
Bana göre burada önemli bir nokta şu: Bugünün sorunlarını çözmek için yeni bir paradigma gerekiyor; yani ne geçmişin romantize edilmesi ne de Batı’ya öykünme… Alternatif, daha adil ve insan merkezli bir toplumsal model geliştirmek zorunlu. Yoksa tartışma hep nostalji ile taklit arasında sıkışıp kalıyor.