Yumuşak yaz yeli kızılçamları hafifçe dalgalandırıyor, Wild Water’in suları yosun tutmuş taşlar üzerinden şırıldayarak akıyor. Güneş ışığı altında kelebekler uçuşuyor, etraftan arıların uyuşuk vızıltıları yükseliyor. Bense bu kadar sakin ve huzurlu bir yerde oturmuş düşünüyorum ama içim kıpır kıpır. Beni huzursuz eden şey, tam da bu sükünet. Gerçek değilmiş gibi sanki. Her yer çok sakin; fırtınadan önceki sessizlik bu.
Tanrı yarattıklarına karşı, bozguna uğrayıp mahvolmuş göründükleri koşullarda bile ne kadar merhametli davranabiliyor! En acı hükümleri bile tatlılaştırıp zindanlarda, hapishanelerdeyken bile kendisine şükretmemiz için nedenler sunabiliyor! Başlangıçta açlıktan ölmekten başka çıkar yol göremediğim bu ıssızlığın ortasında bile ne sofralar seriyordu önüme!
Azıcık derinlemesine düşündüğümde, olayların doğası ve onlardan çıkardığım deneyimler, tek sözcükle bana bu dünyadaki bütün iyi şeylerin ihtiyaçlarımız dışında bir işe yaramadığını ve başkalarına vermek için ne kadar istiflersek istifleyelim, yalnızca kullanabildiğimiz kadarının keyfini sürebildiğimizi gösteriyordu, daha fazlasının değil.
Çocuk olunca hiçbir derdinin olmadığını sanıyorlar. Sanki bizim üzülecek hiçbir şeyimiz yok. Aklımızdan hiç hüzünlü şeyler geçmez. Hiç üzülmeyiz sanıyorlar.