Acaba aşk, eril tahakküm yasasının yegâne fakat devasa bir istisnası ve sembolik şiddetin askıya alınması hali midir, yoksa bu şiddetin en üstün çünkü en incelikli ve en görünmez biçimi midir?
..kaçınılmaz olanla hayatın birleşmesi halinde toplumsal kaderin kendilerine biçtiği kişiyi sevilebilir bulma ve onu sevme halini aldığında, “aşk” adlı adınca olmasa da kabullenilmiş olan ve mutlu yahut mutsuz tutku içinde tanınıp bilinen bir tahakkümdür.
Bazı “cesaret” biçimleri, paradoksal bir şekilde, grubun saygı veya hayranlığını yitirme, arkadaşların yüzüne bakamayacak hale düşme, tipik kadınsı zayıf kategorisine veya kız gibi ibne gibi kategorilere itilme korkusundan kaynaklanır. Sonuç olarak “cesaret” denilen şeyin kökü çoğu zaman bu tür korkaklıklardır. Buna ikna olmak için erkekleri cinayete, işkenceye ya da tecavüze iten tüm o durumları hatırlamak yeterlidir. Zira tahakküm, sömürü veya baskıya yönelik istek, içinde zayıflığa yer olmayan “erkekler”dünyasından dışlanmaya dair o erkeksi korkuya dayalıdır.
Bugün pek çok kadının bu geleneksel ölçülülüğün kural ve kalıplarını kırdığını söyleyerek bana itiraz edecek ve bedenlerini şimdiki gibi denetimli sergilenmesine ayırdıkları alanda bir tür “özgürleşme” göreceklere şunu söylemek kâfidir: bedenin bu tarz kullanımı fazlasıyla bariz bir biçimde eril bakış açısına tabi durumdadır (bugün dahi Fransa’da, yarım yüzyıllık feminizmin ardından hâlâ rakamlarda kadın bedeninin kullanılma biçimlerinde bu durum aşikardır). Aynı anda hem sunulan hem de yasaklanan kadın bedeni sembolik bir müsaitlik göstergesidir.
Eril düzenin gücü, kendi haklılığını ispat etmeye yeltenmemesinde görülür. Erkek merkezli görüş kendini yansız gibi dayatır ve onu meşrulaştıracak söylemlerde dile getirilmeye ihtiyaç duymaz. Toplumsal düzen; amacı, üzerine temellendirdiği eril tahakkümü tasdik etmek olan devasa bir sembolik makina gibi işler.