Kurduğum bağlantı teorik olarak ne kadar doğru tartışılır elbet. Ama maalesef ki somut gerçeklik olarak defalarca sağlaması yapılmış ve onaylanmış bir gerçek var ortada. Abraham Maslow’un “ihtiyaçlar hiyerarşisi” nde en alt sırada ‘fizyolojik ihtiyaçlar’ bulunur en tepede ise ‘kendini gerçekleştirme’. Bir birey karnı doymadan, barınma ihtiyacı karşılanmadan, saygı- sevgi ve bilme ihtiyacı karşılanmadan kendini gerçekleştirme aşamasına varamaz diyor Abraham Maslow. Tıpkı ihtiyaçlar hiyerarşisinde olduğu gibi toplumsal olarak toplumumuzun baş tacı ettiği ve en yüksek aşama olarak benimsediği “ namuslu insan” mertebesine!! sandığımız kadar kolay varılmıyor. Sözüm ona “ namuslu “ olmak istiyorsa bir birey önce vicdanlı sonra ahlaklı ve en son namuslu olabilmeye çabalamalı. Ve bu sizi büyük hayal kırıklığına uğratacaktır belki ama Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisinde cinsiyet farkı gözetmiyor. Yani namuslu olma aşaması için bir cinsiyetin(erkek) bir kulaç atması gerekirken diğerinden(kadın) yüz kulaç atmasını beklemek sizi en başta vicdansız, sonra ahlaksız ve nihayetinde namussuz yapıyor. Geldiğimiz noktada önce vicdanlı, sonra ahlaklı ve nihayetinde namuslu bir nesil idealine ancak bu bilinçle varılır ve ancak bu bilinç için çabalarsak yürürken arkamıza bakmak zorunda kalmayacağımız yarınlar yaşarız . Kalemimden✍️📝
Acaba aşk, eril tahakküm yasasının yegâne fakat devasa bir istisnası ve sembolik şiddetin askıya alınması hali midir, yoksa bu şiddetin en üstün çünkü en incelikli ve en görünmez biçimi midir?
..kaçınılmaz olanla hayatın birleşmesi halinde toplumsal kaderin kendilerine biçtiği kişiyi sevilebilir bulma ve onu sevme halini aldığında, “aşk” adlı adınca olmasa da kabullenilmiş olan ve mutlu yahut mutsuz tutku içinde tanınıp bilinen bir tahakkümdür.
Bazı “cesaret” biçimleri, paradoksal bir şekilde, grubun saygı veya hayranlığını yitirme, arkadaşların yüzüne bakamayacak hale düşme, tipik kadınsı zayıf kategorisine veya kız gibi ibne gibi kategorilere itilme korkusundan kaynaklanır. Sonuç olarak “cesaret” denilen şeyin kökü çoğu zaman bu tür korkaklıklardır. Buna ikna olmak için erkekleri cinayete, işkenceye ya da tecavüze iten tüm o durumları hatırlamak yeterlidir. Zira tahakküm, sömürü veya baskıya yönelik istek, içinde zayıflığa yer olmayan “erkekler”dünyasından dışlanmaya dair o erkeksi korkuya dayalıdır.
Bugün pek çok kadının bu geleneksel ölçülülüğün kural ve kalıplarını kırdığını söyleyerek bana itiraz edecek ve bedenlerini şimdiki gibi denetimli sergilenmesine ayırdıkları alanda bir tür “özgürleşme” göreceklere şunu söylemek kâfidir: bedenin bu tarz kullanımı fazlasıyla bariz bir biçimde eril bakış açısına tabi durumdadır (bugün dahi Fransa’da, yarım yüzyıllık feminizmin ardından hâlâ rakamlarda kadın bedeninin kullanılma biçimlerinde bu durum aşikardır). Aynı anda hem sunulan hem de yasaklanan kadın bedeni sembolik bir müsaitlik göstergesidir.