Kitap fillerin karıncaları tanımasıyla başlıyor. Filler sultanı çalışkanlıkları karşısında şaşıp kaldığı karıncalara savaş açar ve şehirlerini altüst eder. Başka çaresi olmayan karıncalar fillerin boyundurluğu altında yaşamayı kabul ederler ve adeta fillerin kölesi olurlar.
Kitapta ilk ilgimi çeken şey fillerin savaş esnasında karıncaların seslerini duymadıkları için milyonlarca karıncayı vicdanları sızlamadan öldürebilmeleri oldu. Günümüz Putin Amcalarının, Sisi’nin, Çin’in, İsrail’in füzelere vur emri verirken karşılarındaki bebekleri görmemeleri gibi aynı.
‘’Zaten bütün yaratıklar görselerdi, duysalardı savaşı, bütün yaratıklar duyabilseydi savaş çığlıklarını bu dünyada savaş olmazdı. Savaşın iğrençliği bilinmeyen bir şeydir de… Savaşın kötülüğü saklanan bir şeydir de, yaratıklar onun için kabul edebiliyorlar savaşı.’’
Savaş biter, asimilasyon dönemi başlar. Karıncaların başkaldırmamaları, düzenin devam etmesi, fillerin sultanlar gibi yaşaması için şarttır bu. Ama karıncalar bunu hissetmemeli kendilerini özgür hissetmelidirler. Maalesef en somut örneklerini yaşayarak gördüğümüz şeyler bunlar. İlki böl parçala yut taktiği. Karıncaları sarıcalar, kırmızılar diye diye ayırıp herbirini birbirine düşman ederler. Tıpkı bizi Türk, Kürt, sağcı, solcu diye ayırdıkları gibi. Zamanla karıncalar karıncalıklarını unutur fillere değil birbirlerine bilenirler. İkincisi karıncaların dillerini ellerinden alırlar. Artık tek konuşulabilen dil filcedir. ‘Uygarlığı takip edebilmek için’ şarttır bu. Kendim dahil en büyük eleştirim bu şu sıralar. Dinlediğimiz, izlediğimiz şeyler hep yabancı kaynaklı. Bu da sadece kültürümüzü değil, dilimizi de etkiliyor. Elimizden bir şey gelmiyormuş gibi geliyor bazen. Ya da belkide biz elimizden gelebilecek şeyleri küçümsüyoruz?
İşte böyle böyle