Çocuklar sahip oldukları kontrolsüz egoizm ve istemle birer canavardırlar, çünkü onlar doğadan gelen ahlâksızlığın düşmanca imâlarıdır. Bizler bu daemonik iradeyi ebediyen içimizde taşırız. Pek çok insan edinilmiş ahlâkî ilkelerle onun üzerini örter ve onunla sadece uyanır uyanmaz aceleyle unuttukları düşlerinde karşılaşırlar.
Aşk, kalabalık bir temsildir; çünkü Harold Bloom’un da söylemiş olduğu gibi, “Hiçbir zaman tek bir insanı kucaklayamayız (ister cinsel ister başka bir şekilde); onun aile romansının bütününü kucaklayabiliriz ancak.”
Gündüzleri toplumsal varlıklarız, geceleri doğanın hüküm sürdüğü, cinsellik, zalimlik ve biçim değiştirmelerden başka yasanın
bulunmadığı düşler âlemine göçeriz.
Doğanın evrensel kanunu olan yok ederek yaratmak, maddede olduğu gibi düşüncede de işler. Kimlik, (Nietzsche’nin vârisi Freud’un ileri sürdüğü gibi) çatışmadır. Her kuşak sabanını ölülerin kemikleri üzerinde sürer.
Doğada hiyerarşiler vardır ve toplumda da birbirlerinin yerine geçebilen hiyerarşiler bulunur. Doğada, kaba kuvvet, en uygunun hayatta kalması yasadır. Toplumda, zayıflar için korunmalar vardır. Toplum, doğala karşı kırılgan barikatımızdır. Devletin ve dinin itibarı azaldığında, insanlar özgürdür, ne var ki bu özgürlüğü katlanılmaz bulur, uyuşturucular ya da depresyonla kendilerini köleleştirmenin yeni yollarını arar.