Kitap bittiğinde insanın göğsünde hissettiği o devasa sızı kolay kolay geçecek gibi değil... Kaan Murat Yanık kelimelerle bir roman yazmamış, adeta kelimelerden okyanuslar, fırtınalar ve dervişane tefekkürler inşa etmiş. Hikayenin başından beri Kalender’in o yaralı, dertli kalbini avcumda taşır gibi okudum; onunla birlikte Konstantiniyye sokaklarındaki o aşılmaz Gayya kuyularına düştüm, onunla birlikte dillere destan bir aşkın peşinde okyanusların tekinsiz dalgalarına meydan okudum. Yazar, tarihi gerçeklerle kurguyu öyle büyüleyici bir zarafetle birbirine bağlamış ki, Kristof Kolomb’un gemisinde yelken açarken bile kulağımda hep divan edebiyatının o naif sadası, Hâfız’ın o dervişane tesellileri çınladı. Her sayfasında Akdeniz’in tuzunu, hüzünler kulübesinin çiçek kokularını ve insan ruhunun en derin dehlizlerini hissettiğim, kelime kelime işlenmiş muazzam bir yolculuk bu.
Bu roman bana en çok da nefes almanın, bir kalp taşımanın getirdiği o kaçınılmaz bedelleri hatırlattı. Kalender’in o dik ama bir o kadar da hırpalanmış duruşunda, "bir kalp taşıyan insanın aynı zamanda bin yarayı da beraberinde taşıdığı" o evrensel hakikatle yüzleştim. İç içe geçen hikayeler, limanlar, lisanlar ve karakterler arasında kaybolurken, aslında her birimizin kendi Kenan yurdunu, kendi kayıp Yusuf'unu arayan birer seyyah olduğumuzu anladım. Sular Üstünde Gökler Altında, sadece gözle okunup bitirilecek bir macera değil; bittiğinde bile insanı o hüzünlü ve asil atmosferinde uzun süre esir tutan, kalbi olan herkesin ruhuna gizli bir çentik atan çok özel, çok derin bir başyapıt.