Stefan Zweig'a ait okuduğum ilk kitap...
Bu hikayenin içerisinde olsaydım evet, bilinmeyen kadına yakın bir kişi olsaydım galiba ona her zaman yol göstermeye çalışırdım. Eminim beni dinlemezdi, eminim her gün ağlardım. Engel olamıyorum diye...
Ellerim titrerken
Ben de bilinmeyen kadına bir mektup yazardım, eminim ki umursamazdı.
Aşkın bir tohum... Onu toprağa koy, üstünü kapat derdim. Sonra, sonra... Çiçek olsun, senin çiçeğin... Bırak bilmesin, derdim. Hatta sezmesin bile.
Ama kendini gömme toprağa, bunu sakın yapma!
O çiçek seni hep hatırlar, bilinmeyen kadın! O çiçek seni gördüğünde hemen tanır. İnanır mısın?
Sevgiyi sevmelisin, bilinmeyen kadın! Sevgiyi sevmelisin!
Kendini sevmelisin, aynaya baktığında kendini hatırlamalısın!
Bilinmeyen bir kadın...
Gelelim hikayemizin durumuna, duruşuna, biçimine...
Yazarın bir düşünceyi, acıyı küçük bir hikayede, bir mektupta çok derinden hissettirebilmesi, hakikaten takdir edilmeden geçilmemeli.
Başlangıcından itibaren hikaye sürükleyici ve merak uyandırıcıydı.
Ve yer yer gözlerim doldu. Sıkıntılı, duygulu haller içerisinde okudum.
Akıcı, açık bir dilinin de olduğunu belirteyim.
Açıkçası bilinmeyen kadının ailesi sonraki süreçte ne yaptı? Aklımda soru işaretleri var.
Onlar da mı unuttu yoksa?
Belki de...
Evet,
tek kişinin yaşadığı çaresiz bir aşk... Mutlak bir aşk... Adanmış bir aşk... Kadın, deyim yerindeyse hayatını adıyor. Ve maalesef R. nin ruhu dahi duymuyor. Kadın özellikle, ısrarla "bilemezsin" diyor.
Neden peki?
Ancak sezebilirsin!
Aklıma takılan şu ki bir yazar, nasıl hayata yüzeysel bakabilir? Nasıl için için düşünmez, dalıp dalıp gitmez. Kurulu bir oyuncak gibi yardıma ihtiyacı olan biri eğer kapısına gelirse bir görevmişçesine yardımını yapıyor ve bir daha asla aklının işi olmuyor. Neden bir kez olsun