Bana gönderdiğiniz rüyayı okudum:
"...su hâlâ gidiyordu, kötü bir metafor
oluyordu ben böyle batmam, böyle ıssız
bir ada gibi dediğimde uyanıyordum
daldığım rüyadan, sanki film kopuyordu,
denizler gökyüzünden kopuyordu ve iri
damlalar gibi birer birer adalar gözlerinde
beliriyordu, pek uzun sürmüyordu bu yolculuk,
adalar birer gözyaşı olarak denize
kavuşuyordu, bu tuzlu rüya geceler boyu
gözlerimi dolduruyordu, bilmiyordum ne
kazanacağımı bu metafordan, gece
ne kazanacaktı bu rüyadan? Ben
daha bu rüyanın kıyısında yüzerken
içimde cam yürüyordu, kalbimden önce
zamanın kırıldığını hissettim ve
beni terk ettiğini sevdiğim kelimelerin,
azı gitti çoğu kaldı şimdi
onlarla yetiniyorum ve biliyorum
insan kaybettikleriyle büyütüyor çölü
ve çöl dememek için hayata
deniz, ada, bahçe, yağmur gibi rahiyalı
sözlerle avutmaya çalışıyor yalnızca
bir rüya yüzünden yaşayan o ölüyü..."
bu mektubu rüyanıza cevaben gönderiyorum:
"Hayat kaybettiklerimizden ötürü çöl sanılıyor
oysa hayat kayıplar çölü değil, bence
ve sadece kumdan ve kalabalıktan ibaret,
çöl kumla anlaşılmaz, yalnızlıktır
Yakınlarda bir yerde okuduğuma göre,
Amerikan Kızılderililerinin şöyle bir deyişi varmış:
"Bir insanı yargılamadan önce gökte üç ay eskiyinceye dek onun mokasenlerinde yürü."
"İdam mahkûmunun biri ölümünden bir saat önce, yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse, çevresindeki uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa, yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamanın, o anda ölmeye yeğleneceğini söylemiş. Yeter ki yaşasın! Yalnızca yaşasın! Aman Tanrım, bu nasıl gerçek böyle! Bu nasıl gerçek! İnsan ne alçak yaratıkmış!" Raskolnikov bir dakika kadar durup düşündü, sonra "Bunun için insana alçak diyen de alçaktır!" diye ekledi.