Fark etti ki içinde bulunduğu dünyada insanlar, bizim bir şey olmamıza izin veriyor ama “bir şey” olmasına müsaade etmiyorlardı, çünkü bu, onları rahatsız ediyordu.
“Bütün ülkeyi sulamak için birkaç dere yetmez. En ücra yerler bile, göl, pınar veya dere gibi su kaynağına ihtiyaç vardır. Milletin manevi susuzluğu da bu duruma benzer, ülkenin her yerinde milletin kana kana içebileceği taze pınarlar bulunmalıdır."
Başkan yine ayağa kalktı, “Sevgili komşularım," dedi, “sizin gibi güzide bir topluluğa hitap ederken sözü çok fazla uzatmaya gerek olmadığını, dediklerimi anlayacak kadar zeki ve gelişmiş olduğunuzu bilmenin rahatlığı içindeyim. Dünya turizmin altın çağını yaşıyor. Her yıl yüz milyonlarca turist sıcak denizlere, mavi koylara sahip güzelim adalara akıyor. Bizim adamız, dolayısıyla da siz, niye bu büyük endüstriden payınızı almıyorsunuz? Bu işe hiçbir engel yok. Hemen yarın ülkemizin ve dünyanın en büyük şirketleri gelip bu cennet
koylara beş yıldızlı oteller, lüks kumarhaneler, diskolar, eğlence merkezleri yapmaya başlayabilir. Bu milyarlarca dolarlardan hepiniz nasibinizi alabilirsiniz. Ama siz bu dünya cenneti koyları martılara terk etmişsiniz. Kafanıza doldurulmuş
saçma sapan çevreci fikirlerle, aman martılar orada yumurtlasın, aman bu kuşlar tedirgin olmasın diye cennet gibi adayı bir çöplüğe çevirmişsiniz. Topladığınız çam fıstıklarının geliriyle de geçinmeye çalışıyorsunuz. Başta söylediğim medeniyet kelimesini hatırlıyor musunuz arkadaşlar? Hiçbir
medeni insan böyle davranmaz, kendi çıkarını bu kadar göz ardı etmez. Haydi şimdi bir karar alalım ve adamızı şu gereksiz martı teferruatından kurtaralım."