1000Kitap Logosu
şevval
TAKİP ET
şevval
@Sevvallsyy
80 okur puanı
03 May 2019 tarihinde katıldı.
147
Kitap
11
İnceleme
120
Alıntı
0
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
şevval
tekrar paylaştı.
nalkan
Koku'yu inceledi.
264 syf.
·
4 günde
Kokuların eşsiz gücü!
Bir arkadaşımla konuşurken ona kokulardan bahsediyordum. İnsanlarla ilk karşılaşmamızda  “kanım ısınmadı”, “çok cana yakın buldum”, “çok hanımefendi” ya da “çok beyefendi biri” gibi ifadeler kullanmamızın altında yalnızca o kişinin beden dilinden gelen mesajların ya da konuşmalarının değil aynı zamanda yaydığı kokunun da etkisinin olduğunu anlatıyordum. Görüşümü desteklemek için de köpeklerden örnek veriyordum. Canlılar arasında koklama duyusu en gelişmiş varlığın köpekler olduğunu, eğer bir köpek gördüğümüzde korkarsak ona göre koku yaydığımızı ve köpeğin bize saldırdığını; korkmaz da cesaretli davranırsak da yaydığımız koku nedeniyle köpeğin bize saldırmadığını söylüyordum.     • • • Arkadaşım da bana “Patrick Süskind’in ‘Koku’ diye bir kitabı var hiç duymuş muydun?” diye sordu. Ben de ona “duymadığımı” söyledim. O zaman “Önce kitabı okumanı, ardın da filmi var, filmini seyretmeni tavsiye ederim” dedi. Doğrusu Süskind’in kitabını okuyana kadar kokularla ilgili genel bir bilgim vardı. Kitabı okuyunca bu bilginin ne kadar da yüzeysel olduğunu gördüm. Zira Süskind, kitabında kokuyu ve kokunun insanlar üzerindeki etkisini kahramanı Jean Baptiste Grenouille’nin hikâyesi üzerinden bütün detaylarıyla anlatıyor bizlere. Grenouille, annesiz ve babasız olarak tüm insani duygulardan yoksun olarak büyüyor. O, aşk, sevgi, merhamet, acımak, başkalarını düşünmek gibi hiçbir duyguya sahip değil. Kendisinin bir insan gibi kokmadığını anladığında adeta dünyası yıkılıyor. Ancak sahip olduğu muhteşem koku alma duyusu sayesinde koku üreterek insanlara kendisini kabul ettirmeyi başarıyor.       • • • Süskind, kitabın arka planında kokunun yalnızca insanlar üzerindeki etkisini değil, aynı zamanda toplum tarafından dışlanan bir insanın kendini var edebilme ve topluma kabul ettirebilme adına neleri göze alabileceğini de anlatıyor. Öyle ki kitabı okuyup bitirdiğinizde doğduğu anda terk edilmiş, hiçbir sevgi ve şefkat görmemiş, reddedilmiş, umursanmamış, insan yerine konmamış bir çocuğun psikolojisini çok daha iyi anlıyorsunuz. Böyle çocukların toplum normlarının dışına çıkarak yine topluma nasıl zarar verebileceğini daha iyi kavrıyorsunuz. Yaşanan birçok sorunun temelinin dönüp dolaşıp aile ve topluma dayandığına bir kez daha şahit oluyorsunuz.    • • • Hepimizin bildiği gibi beş duyu organımız olmasına rağmen daha çok görme ve işitme duyularımızın işlevi aklımıza gelir. Koklama duyumuzun çoğu zaman farkına bile varmayız. Hele hele kokuların insanlar üzerindeki etkisi çoğu zaman aklımıza bile gelmez. Kitap, bu yönüyle koklama duyumuzun en az diğer duyularımız kadar hayati bir öneme sahip olduğunu hatırlatıyor ve müthiş bir farkındalık kazandırıyor. Kitabı okurken anlatılanlardan öyle etkileniyorsunuz ki hafızanızdaki koku arşivinizin dehlizlerinde dolaşmaya başlıyorsunuz. Sıcak ekmeğin kokusu, toprağın kokusu, bahar ayında çiçeklerin kokusu, ormanda ağaçların kokusu, denizin kokusu, annenizin kokusu, sevgi ve şefkatin kokusu, dostluk ve arkadaşlığın kokusu burnunuzda tütmeye başlıyor.       • • • Aynı zamanda beyaz perdeye aktarılan, 18. yüzyıl Fransa’sının ekonomik, sosyal ve kültürel hayatına da ışık tutan ve sürükleyici bir olay örgüsüne sahip bu eseri tüm okurlara mutlaka okumalarını tavsiye ederim. Yalnız filmini kitabı okuduktan sonra seyretmenin daha yararlı olacağını belirtmeliyim. “Kokuların öyle bir inandırıcılığı vardır ki, sözden, gözle görmekten, duygudan, iradeden daha güçlüdür” ifadesinin ne anlama geldiğini merak eden okurlara…   Keyifli okumalar dilerim! 
Koku
8.2/10
· 13,4bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
3
132
şevval
tekrar paylaştı.
320 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Baskıcı Bir Rejime Karşı Devrim Mücadelesi: Demir Ökçe
“Geleceğin resmini görmek istiyorsan, bir insan yüzüne basmış bir postal getir gözlerinin önüne, sonsuza dek.” – George Orwell Amerikalı yazar Jack London, 1876’da San Francisco’da doğdu. Gerçek ismi John Griffith Chaney olan yazarın hayat öyküsü oldukça trajik. Anne baba sevgisinden uzak kalan London, 14 yaşında okulu bırakarak maceralarla dolu bir hayata “yelken” açtı. Teknesiyle açıldığı denizlerde kaçak olarak istiridye avladı, Japonya’da fok avlayan çeşitli gemilerde tayfalık yaptı, altın aramak için Kanada’ya gitti, vahşi doğayla tanıştı, California Üniversitesi’ndeki eğitimini de yarıda bıraktı, çiftçilik ve savaş muhabirliği yaptı ve sosyalizmi savundu. 40 yıllık yaşamına sayısız iş ve anı sıkıştıran London, 1916’da hayata gözlerini yumdu. İntihar ettiği de söylentiler arasındadır. Kanada’ya gittiği yıllarda anılarını kaleme almaya başlayan London, okumaya tutkun biriydi. Kısa bir süre sonra yazarlığa olan yeteneğinin farkına vardı ve kısa öyküler yazmaya başladı. Kendisini tüm dünyada meşhur eden kitap ise “Vahşetin Çağrısı” oldu. Ardından gelen “Beyaz Diş“te de yine benzer bir tema çerçevesinde yazan London, kurtların doğasını zengin bir edebi üslupla anlattı. Bu eserleriyle satır aralarında insanın doğasını da resmetmeyi başardı. “Sınıf ve kast sistemi üzerine kurulmuş bütün düzenler, kendi çöküşlerinin tohumlarını da içlerinde taşır.” “Martin Eden” gibi bir başyapıta imza atan London, öldüğünde arkasında daha birçok başarılı roman, öykü ve novella bıraktı. “Demir Ökçe” isimli bu romanında siyasi bir pencereden bakan yazar, bu kez sarsıcı bir distopya armağan etti dünya edebiyatına ve aradan yüz yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen eserin gücünü aynı şekilde koruduğunu söylemek mümkün. Günümüzde “Kara Dörtleme” olarak anılan Yevgeni İvanoviç Zamyatin'in Biz'i, Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sı, George Orwell'ın 1984'ü ve Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'i, Jack London’ın “Demir Ökçe”sinden sonra kaleme alınmışlardır. Bu 4 roman, günümüz Türkiye’sinde London’ın romanından daha fazla okunmaktadır ve net olarak ifade edilmelidir ki, 4 yazar da Jack London’a çok şey borçludur, zira her birinin romanlarında işlediği ana tema ilk olarak Demir Ökçe’de işlenmiştir. Totaliter bir rejime başkaldırmak ve devrim mücadelesi başlatmak gibi kabataslak ifade edebileceğimiz unsurlara ek olarak, daha ince birçok nokta yine önce Jack London tarafından usul usul işlenmiş ve daha sonra Zamyatin, Huxley, Orwell ve Bradbury’nin romanlarına konuk olmuşlardır. Çok sattıkları için öncelikli olarak bu 4 roman örnek verilse de, başta Kurt Vonnegut, J. G. Ballard, Margaret Atwood ve Ursula K. Le Guin gibi yazarlar olmak üzere distopya alanında kalem oynatmış daha birçok yazarın ana esin kaynakları London’dır şüphesiz. Fakat tüm bunlar “aşırma” değil, “esinlenme”dir ve edebiyat tarihi, birbirlerinin omuzlarında yükselen nice dev yazardan oluşur. “Yaptıklarının doğru olduğuna kesinlikle inanmışlardı. Hiçbir soru işareti, hiçbir çekince yoktu kafalarında. Toplumun kurtarıcıları olduklarına, insanları kendilerinin mutlu ettiklerine inanmışlardı. Üstelik bütün o bilgelikleriyle onların ve sadece onların istihdam yaratmaması halinde emekçi sınıfın nasıl ızdırap çekeceğine dair dokunaklı resimler vardı kafalarında.” İlk olarak 1908’de yayımlanan Demir Ökçe’nin bir “günlük-roman” olduğunu belirtmek gerek. “Ernst Everhard” isimli bir anakaraktere sahip olan roman, aslında Everhard’ın eşinin anılarından oluşuyor. Yıllar sonra bir ağaç kovuğunun içinde bulunan “Everhard Elyazmaları”, devrim mücadelesinin verildiği yıllardan çok sonra, ancak 27. yüzyılda basılıyor ve geçmişte yaşananların bir referansı olarak halka sunuluyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde geçen öykü, insanlık tarihinin en eski meselelerinden birine ev sahipliği yapıyor. Ezilenler ve onları ezenleri anlatıyor Jack London. Yaşanan bu zulmü siyasi bir perspektifle okurlarına aktarırken, aynı zamanda zulme karşı onurlu duruşu ve devrim mücadelesini de yine olanca gerçekliğiyle anlatıyor. Faşist bir oligarşinin hakim olduğu ülkede işçi sınıfının burjuva yöneticiler ve postalların altında ezilişine tanıklık ediyoruz. “Demir Ökçe” adı verilen bu siyasi organizma, ülkenin ve halkın ciğerlerine dek nüfuz etmiştir ve yaşanan bu baskıcı ve gerici ortamda hak ettiği şartlardan uzak yaşayan insanlar, bir kahramanın önderliğinde onurlu bir devrim mücadelesi başlatırlar. Bu kişi Ernst Everhard’dır ve devrim ateşini yakan da bizzat kendisidir. “Uğursuz savaş bulutları toplanmaya başlamıştı. Bütün dünyayı içine alacak bir felaket için sahne hazırdı. Çünkü bütün dünya sıkıntılı bir dönemden geçiyordu; işsizlik artıyor, orta sınıflar giderek yok oluyor, dünya pazarında çıkar çatışmaları sürüyor ve sosyalist devrimin ayak sesleri duyuluyordu.” Despotizmin, korku imparatorluğunun ve sınıfsal eşitsizliğin sürdüğü her siyasi rejim, günün birinde halkın içinden cesur kahramanları karşısında bulacaktır. Dünya tarihinin geçmişi böylesi örneklerle doludur ve London’ın romanında yaptığı da tam olarak budur. Sosyalizm ekseninde öyküsünü anlatan yazarın kapitalizme sert darbeler indirdiğini görüyoruz. Elindeki bütün imkânlarla proleteryanın üzerine yürüyen tröstlerin karşısında Ernst gibi sert bir kaya bulmaları elbette beklenmedik bir şeydir. Ernst’ün fikirlerine değer veren işçi sınıfıyla birlikte güç kazanan devrimin hedefine emin adımlarla ilerlemesi, romanın sonundan bağımsız olarak takdir edilmesi gereken unsurlardan biridir. Everhard Elyazmaları’nın yarıda kalmış olması bizlere olayları belli bir noktaya kadar anlatsa da, 27. yüzyılın dünyasında geçen romanda bu başkaldırının vardığı sonucu da görmüş oluyoruz. Özetle, Demir Ökçe haklı bir mücadelenin romanı olduğu kadar, bir aşk romanıdır da aynı zamanda. İyi ve kötünün yıllara meydan okuyan savaşının, özgürlüğe ulaşma çabasının, ezilenlerin başkaldırısının, halk ve iktidar çatışmasının, eşitlik arayışının, daha iyi bir dünya arzu eden insanların onurlu ve dik duruşunun romanıdır. Cesaretin, çabanın, hayalin ve inancın anlatısıdır. 113 yıl önceden günümüze ayna tutan eşsiz bir distopya örneğidir. Amerikan edebiyatının en usta kalemlerinden birinin elinden çıkan bir başyapıttır. Her edebiyatseverin okuması elzem olan kitaplardan biridir kısacası. “İnsanlıktan da toplumdan da bihaberdiler ama yine de milyonlarca aç insanın ve ellerine düşen diğer milyonlarca insanın kaderi üzerinde söz sahibidirler. Tarih bir gün onların yüzüne acı acı gülecek.” Not: Eseri, Levent Cinemre çevirisiyle, İş Bankası Kültür Yayınları baskısından okudum. London eserlerini en iyi Türkçeleştiren kişinin Cinemre olduğu söylenir genelde. Okumayı düşünenlerin ilk tercihi olmalı kesinlikle. Keyifli okumalar dilerim.
Demir Ökçe
8.5/10
· 8,3bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
7
99