Kimse kimseyi bilemez. Çünkü herkesin anlattıklarının bir kısmı kurgudur, kiminde daha az, kiminde daha çok."
Şaşkınca "Bunun için mi bu kadar çok kitap okuyorsunuz?" diye sordu.
"Evet" dedim. "İnanın bana, hayatın tek gerçek yanı kurgudur, yani hikâyelerde anlatılanlardır."
"Mühendislerin böyle düşündüğünü bilmezdim" dedi. "Benim babam sadece bilime inanır; romanlara da birilerinin kafasından çıkmış uydurmalar gözüyle bakar, hiç okumaz."
Güldüm, babası gibi çok insan tanıdığımı söyledim ama fena halde yanılıyorlardı. Bilim edebiyata yetişemezdi, hiçbir zaman yetişememişti ki zaten. "Bakın" diye devam ettim, "size kanıtlayayım söylediklerimi: Yunan trajedilerini biliyorsunuz değil mi? Milattan önce yazılmış oyunlar ama hâlâ geçerli. Bugün bile Oidipus kompleksi falan diyoruz. Peki, onlar yazıldığı zaman bilim neredeydi? Dünyanın düz olduğuna inanılan, mikropların bilinmediği, ilkel bir emekleme çağında değil miydi? O zaman hangisi gerçek? Bugüne ışık tutan, ölmeyen ve hiç ölmeyecek olan hikâyeler mi, yoksa ilkel bilim mi?"
Gözlerini önüne dikti, beni unuttu ve yine derin derin düşünmeye başladı. Söylediklerim onda soru işaretleri uyandırmıştı, oysa bunu hiç beklemezdim. Onu güldürmek için "Oidipus denince kulağa ne kadar soylu geliyor değil mi?" dedim. "Oysa Oidipus, ödemli ayak demek; bu kadar sıradan bir isim olduğunu düşünür müydünüz? Kusura bakmayın, biraz ukalaca bir ders gibi oldu. Ama inanın bana edebiyat, hayatı anlamanın tek yoludur. Ben bunu yaşayarak öğrendim."