”Yüzünü güneşe dönen çiçekler gibi birbirimize döndüğümüzde bir kehanetin ya da eski bir hikâyenin gereğini yerine getirmiyorduk. Kendi hikâyemizi yazıyorduk.”
Eğer Yunan mitolojisindeki bir aşk hikâyesi yeniden anlatılıyorsa bu genellikle Hades ve Persephone'un öyküsü olur. O yüzden farklı bir hikâyenin yeniden anlatımını görünce insanın ilgisini çekiyor, ki bende de böyle oldu. Fakat bu kitabı okuyacaksanız beklentinizi çok yüksek tutmamanızı öneririm, nedenlerinden aşağıda bahsedeceğim.
Kitap, Perseus'un oğlu Alkaios ve Kraliçe Astydamia'nın yönettiği Miken'de başlar. Alkaios, vârisi doğmadan önce onun geleceğine dair biraz olsun fikir sahibi olabilmek için Delphi kahinine gider. Aldığı cevap karşısında mutluluktan havalara uçar: "Çocuğun, tanrıların bile korktuğu bir canavarı alt edecek."
Fakat asıl muamma çocuğu doğunca başlar: Çocuk, bir kızdır. İyi ama Yunan mitolojisinde kahraman olan, canavarları alt eden erkeklerdir, kızlar değil. Alkaios, ilk başta şaşkınlığa uğrasa da bunların hiçbirini takmaz ve kızını savaşçılar gibi yetiştirir. Yaşıtı olan kızlar dokumayı öğrenirken Psykhe, ok atmayı öğreniyordur.
Bu sırada Eros da günlerini diğer tanrıların çekişmelerinden mümkün olabildiği kadar uzakta kalmaya çalışarak deniz kenarındaki bir evde geçiriyordur. Fakat bir gün Afrodit, Eros'tan Psykhe'i lanetlemesini ister ve o gün ikisinin de hayatı, sonsuza kadar değişir…
Öncelikle, kitabın yazım dili oldukça akıcıydı ama sanki olaylar çok hızlı olup bitiyordu. Örnek vermem gerekirse Psykhe, bir bölümde Hera Oyunları denen bir yarışmaya katılıyor. Normalde bunun büyük bir olay olması lazım, çünkü Psykhe, kendini kanıtlamak için katılıyor o yarışmaya. Şayet yarışmayı kazanırsa kızların sporlarda en az erkekler kadar becerikli olduğunu bütün Yunanistan'a göstermiş