Hemen hemen hayatın her alanında aldığını vermeyi düstur edinmiş biri olarak bu romana uygun bir açıklama yapmak istedim.
Kendi iç alemimin muvazene terazisi, herhangi bir ağırlıkla aleyhime kayıp muadele çıkarmaya müsait olduğundan, kitabı bitirip kapağını kapattığımda bir süre bu terazimde ağır gelen tarafın ne yönde durduğunu anlamaya çalıştım zira kitabın arka kapak yazısı da der ki;
“Huzur, gerçekte bizim iç hikayemizdir.”
Çok fazla tasvir olması ve kaleme alındığı dönem sebebiyle okunup anlaşılması oldukça güç olmasına rağmen değindiği konular, satıhta kalmayıp derinlere inişi ve kelimelerin ahenkle yan yana dizilişi beni mest etti dolayısıyla herhangi bir eleştiri yapmaktan ar ederim. (Bu arada ben baya edebiyat seviyormuşum)
*dikkat spoiler*
Emin bey ferahfeza için neyini üflerken ben de oradaydım ve alemlerden alemlere gark oldum, Nuran ve Mümtazın gözlerini birbirlerinden kaçırışlarını gördüm, Suat’ın ortamı huzursuz edişinden ben de rahatsız oldum ve İhsan beyi dinlerken ben de hayran olup boynumu büktüm.
"Daha muvazeneli bir adamda bu aşk neler yapmazdı?" Birden bire durdu: "Fakat daha muvazenelisi bu tarzda sevebilir miydi acaba?.. Hatta sevilebilir miydi?.."
“Saat ona doğru yoğurtçunun sesi, sadece ev kadınlarına ilk kolaylığı bahşetmekten başka bir şey ifade etmezken, on ikiye doğru âdeta düşüncesini Nuran'in gelişi meselesinde teksif etmeyi genç adama hatırlatır, ikide aynı satıcı aynı sesle, "Nuran'in gelmesi saatidir." diye haykırır, üç, üç buçukta, "Bugün de gecen haftaki gibi olacak, gelmeyecek!" der, akşama doğru ilk karanlık arasindan bağırdığı zaman ise bu sesin kıvrımlarında, “Ben sana söylemedim mi?..” gibi bir nevi itap başlardı.”
“Ateş gibi, fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir. Fakat sefalet hoyratlaştırır, ruhen sefil eder. İnsanda insanı öldürür. İnsanlık şerefi ancak muayyen bir refah içinde mümkündür. Çalışmaya imkân verecek bir refah.”