“Tanrının daha doğuştan beni mükemmel bir vücutla yarattığını hissediyorum. Sonra insanlar beni kestiler, gücümü aldılar ve beni sakat bıraktılar. Kadınlığım çalınmıştı. Tanrı bu organlarımı istememiş olsaydı neden yaratmıştı ki?”
“Mutlu olan bir kahraman söyle bana.”
“Söyleyemezsin." Akhilleus doğrulup oturmuştu, öne eğiliyordu.
"Söyleyemem."
"Biliyorum. Hem ünlü hem de mutlu olmana asla izin vermezler." Tek kaşını kaldırdı. "Sana bir sır vereceğim."
"Söyle." Böyle davranması çok hoşuma gidiyordu.
"Hem ünlü hem de mutlu ilk kahraman ben olacağım.” Elimi tuttu, avuçlarımızı birbirine dayadı. "Yemin et."
"Niye ben yemin ediyorum?"
"Sebep sensin de ondan. Yemin et."
"Yemin ediyorum," dedim. Yanaklarındaki rengin, gözlerindeki alevin içinde kaybolmuştum.
“Karanlıkta iki gölge, umutsuz, ağır alacakaranlıkta birbirine uzanıyor. Elleri birleşiyor ve ışık, yüz altın kupadan dökülen bir güneşmişçesine sel olup yayılıyor.”
Ama ne derdi Ali? "Biz canımızın istediğine, aklımızın kestiğine değil, olabilecek olana harcamalıyız gücümüzü. Olabilecek olana, olması mümkün olana. Mümkün olanı, mümkün yapmak, bizim işimiz bu.”
Ali, yavaşça okşamıştı başını. Sade, durgun bir sesle, "Sizler nasıl da acelecisiniz,” demişti. “Bir şeyi kavramak, istemek, hemen onun olması demek değildir, anlıyor musun? Böylesi güçlü bağlar bir çarşamba günü kopmaz bacı; bunu isteyip de, daha gerçekleştiremiyorsan, henüz günü gelmediğindendir. Aldırmaz olur muyum? Aldırmaz olur muyuz? Günü gelecek be Olcay, yeter ki iste, yeter ki istemesini bil. Asıl yalan, koparmadan, koparma günü gelmeden, kopardım sanmak..."