İnsan, kendisi ölümlü bile olsa, ne evrenin sonunu ne zamanın sonunu ne tarihin sonunu ne bir halkın sonunu temsil edebilir; o aldatıcı bir sonsuzluk içinde yaşar durur.
"Bir halkı ortadan kaldırmak için, belleğini yok etmekle işe başlanır,“ diyordu Hübl. "Kitaplarını, kültürlerini, tarihlerini yok ederler. Bir başkası onlara başka kitaplar yazar, bir başka kültür verir, bir başka tarih uydurur. Ve böylece halk, yavaş yavaş ne olduğunu, daha önce ne olmuş olduğunu unutmaya başlar. Çevresindeki dünya da onu daha çabuk unutur."
Çünkü herkes ilgisiz bir evren içinde görülüp işitilmeden yok olup gideceği düşüncesiyle acı çekmektedir. Bu yüzden, daha vakit varken, kendisini sözcüklerden oluşan bir evrene dönüştürmek ister.
Bazıları bir anaforda döne döne ölüp gider, bazıları da bir çağlayandan düşerek ezilirler. İşte böyleleri (ki ben de onlardan biriyim), içlerinde her zaman yitirilen halkanın gizli özlemini saklarlar, çünkü bizler her şeyin bir çember biçiminde döndüğü bir evrenin sakinleriyiz.
Başka türlü söyleyelim: Bütün aşk ilişkileri, birbirlerini sevenlerin aşklarının ilk haftalarında düşüncesizce kabul ettikleri yazılı olmayan anlaşmalara dayanır. Henüz bir çeşit düşüş içindedirler, aynı zamanda, bilmeden, tartışma kabul etmeyen bir hukukçu gibi,sözleşmelerinin en ince ayrıntılarını bile saptamaktadırlar. Ey aşıklar, bu tehlikeli ilk günlerde çok ihtiyatlı olmalısınız! Kahvaltısını yatağına götürecek olursanız, artık hep öyle yapmak zorunda kalırsınız, yoksa, sevgisizlik ve ihanetle suçlanırsınız.