Benim burada İbrahim'in hikayesini anlatmaktan kastım, orada yatan diyalektiği bir problemata olarak gün ışığına çıkarmak, imanın ne korkunç bir paradoks olduğunu göstermek; bir cinayeti kutsal yapmayı ve Tanrıyı hoşnut kılan bir harekete dönüştürmeyi başaran bir paradoks, İshak'ı İbrahim'e geri veren bir paradoks, o hiçbir düşünce tarzıyla kavralanamaz, zira iman düşüncenin tam bıraktığı yerden başlar.
Kendi gücümle prensesten vazgeçebilirim ve o vakit somurtmak yerine ızdırabımda mutluluk ve huzur bulmam da gerekirdi; fakat kendi gücümle onu yeniden kazanamam, çünkü ben gücümü ondan feragat etmeye harcamaktayım. Oysa iman yoluyla, diyor bu muhteşem şövalye, iman yoluyla absürde dayanarak ona sahip olacaksın.
Sonsuz tevekkül imandan evvel gelen en son aşamadır, bu hareketi yapmayan, iman sahibi olamaz; zira ancak bu sonsuz tevekkül sayesinde, kalıcı bir geçerlikle kendim karşısında açıklık kazanırım, iman gücüyle yaşamı kavramak ilk o zaman söz konusu olabilir.
Maneviyattan konuşurken her şey olanaklıdır, fakat sonlu dünyada olanaklı olmayan çok şey bulunur. Şövalye işte bu olanaksızlığı, onu manevi bir ifade bularak olanaklaştırır, fakat onu manen ifade etmesi, ondan vazgeçmek suretiyle olur.