İkiz Bedenler, benim gözümde Tess Gerritsen’ın en rahatsız edici ama bir o kadar da sürükleyici kitaplarından biriydi. Ama bu kez hikâyenin içine daha yoğun bir “beden korkusu” ve kimlik meselesi eklenmiş. Kitap boyunca insanın aklına şu soru çakılı kalıyor: “Bir insanın bedeni ne kadar ona ait olabilir?”
Rizzoli’nin hamileliği yüzünden ben de kitap boyunca sürekli diken üstündeydim. Hatta olaylar ilerledikçe “tamam, şimdi kesin bir şey olacak” diye bekledim. Tess Gerritsen zaten bunu çok iyi yapıyor; okuru sürekli en kötü ihtimali düşünmeye zorluyor. Özellikle Rizzoli’nin hamile hâliyle cinayetlerin içine balıklama dalması, onun o inatçı ve sert karakterini daha da belirginleştirmiş. Açıkçası ben doğurmasını bekliyordum çünkü kitap boyunca öyle bir gerilim kurulmuş ki sanki büyük kırılma oraya hazırlanıyor gibi hissettiriyor. Ama Gerritsen bu beklentiyi bilinçli şekilde askıda bırakmış. Bir yandan sinir bozucu, bir yandan da “iyi ki hemen tüketmemiş o anı” dedim.
Olay örgüsü yine inanılmaz akıcı. Boston’da bulunan korkunç bir cesetle başlayan hikâye, sıradan bir cinayet soruşturmasından çok daha karanlık bir yere evriliyor. Kurbanın bedeni üzerindeki detaylar, tıbbi bilgiler ve otopsi sahneleri kitabı klasik polisiyeden çıkarıp tam anlamıyla medikal gerilime dönüştürüyor. Gerritsen’ın doktor geçmişi burada inanılmaz hissediliyor; anlattığı her detay gerçek gibi. Bazı sahnelerde resmen steril ameliyathane kokusu burnuma geliyor.
Ama kitabın en güçlü tarafı bence korkusunu “canavarlar” üzerinden değil, insanlar üzerinden yaratması oldu. Çünkü romanda insanı asıl geren şey katilin ne yaptığı değil; bunu yapabilecek kadar normal görünebilmesi. Bu yüzden kitap ilerledikçe huzursuzluk artıyor. Özellikle kimlik, genetik ve beden üzerinden kurduğu gerilim oldukça
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖