Sürücü Koltuğu, hayatının kontrolünü ele aldığını düşünen Lise adlı bir kadının, bilinçli seçimlerle çıktığı yolculuğun kaçınılmaz ve karanlık bir sona doğru ilerleyişini anlatan psikoloji romanıdır.
Kısa olmasına rağmen kolay okunan bir metin değildir; hatta yer yer okurla mesafeli, soğuk bir roman. Muriel Spark, okurla empati kurmayı özellikle reddetmiş bence. Bu tercih, romanı edebi olarak güçlü kılarken aynı zamanda duygusal açıdan eksik ve tatsız bir deneyime dönüştürmüş. Kitap, “okuru içine alan” değil, okuru dışarıda bırakan bir anlatıya sahip.
Lise karakteri romanın merkezinde olmasına rağmen, neredeyse hiç sevemedim. Onunla bağ kurmak zor, hatta zaman zaman imkânsız hale geldi. Davranışları anlaşılmaktan çok rahatsız etmeye başladı. Spark, karakterin iç dünyasını açmak yerine kapalı tutmayı seçmiş; bu da Lise’yi derin bir psikolojik portre olmaktan ziyade soğuk bir fikir nesnesine dönüştürmüş. Okurken, bir insanı değil, bir durumu izliyormuş hissine kapıldım.
Biraz incelemelere baktığıma göre romanın en çok tartışılan yönlerinden biri, yazarın sonucu en baştan açık etmesiymiş. Bu tercih, bazı okurlar için “cesur bir anlatım tekniği” olarak görülse de, metnin dramatik gücünü zayıflatmış bence. Gerilim yerini kaçınılmazlığa bırakır; merak duygusu erken söner. Sayfalar ilerledikçe neden devam ediyorum? sorusunu kendine sormaya başladım. Çünkü Spark, okura tutunacak bir duygu, bir umut ya da bir dönüş ihtimali sunmamış.
Anlatım dili bilinçli olarak sade ve mesafelidir; fakat bu sadelik bazen yoksulluğa dönüşür. Spark’ın ketum üslubu, okurun boşlukları doldurmasını bekler ama bu boşluklar her zaman verimli değildir. Bazı sahneler aceleyle geçilmiş, bazı karakterler yalnızca işlevsel figürler olarak bırakılmıştır. Bu durum romanın dünyasını daraltır ve metni