Leyla

Leyla
@Sis_yphos
Bir yakını öldüğünde bazen insan hiçbir suçu olmadığı halde kendini suçlamaya başlıyor. Hatta o kadar ileri gidiyor ki tamamen önemsiz göz ardı edilebilecek çok küçük şeyleri bile "bu benim yüzümden oldu" diye abartıyor. Psikolojide bunun adı yas kaynaklı kendini suçlama ya da grief guilt yani yas suçluluğu. Aslında bunun sebebi şöyle: Beyin ani ve açıklanamayan bir kaybı kabul etmekte çok zorlanıyor. "Neden oldu bunu nasıl engelleyebilirdim" diye sürekli anlam arıyor. İşte bu yüzden "keşke şöyle yapsaydım keşke o ufak şeyi yapmasaydım" diye döngüsel düşüncelere saplanıyor. Bu düşünceler mantıksız olsa bile bir amacı var. Kişi kendine "eğer suçlu bensem demek ki olay benim kontrolümdeydi o zaman belki bir dahaki sefere daha dikkatli olsam bunu engelleyebilirim" diyor. Böylece içindeki o büyük çaresizlik ve güçsüzlük hissi biraz olsun azalıyor. Beyin acı karşısında kendine küçük bir kontrol yanılsaması yaratmaya çalışıyor. Özellikle ani ölümlerde bu çok sık oluyor. İnsan yapmadığı bir şeyden ya da yaptığı ama çok önemsiz bir hareketten dolayı kendini suçluyor. Söylenmemiş sözler bitirilmemiş işler falan hep bu döngüye dahil oluyor. Kısacası bu suçluluk hissi sevdiğini kaybetmenin yarattığı derin çaresizliğe karşı beynin ürettiği bir koruma kalkanı gibi bir şey. Çoğu insanda zamanla azalıyor ama bazen de çok yoğun ve uzun sürebiliyormuş.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar. Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler. Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler. Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar. Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar. Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir. Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına. ~Pablo Neruda
Şiir
Ama enine olmayı tercih ederdim. Ben kökünü toprağa batırmış bir ağaç değilim Taşları ve o ana sevgisini emen Bu yüzden büyüyemiyorum parlak yapraklara her nisan, Bir çiçek tarhının güzelliği de olamadım ne yazık ki Sanki özenle boyanmış ve kendi payına düşen hayranlarını kabul eder gibi, Pek yakında bütün yapraklarından birer birer döküleceğini bilmeden. Benimle karşılaştırılırsa, ölümsüz sayılır bir ağaç Ve bir çiçek o kadar uzun boylu değildir belki, ama kalkışmanın anlamını bilir, Bense ömrünü bir ağacın, cesaretini istiyorum bir çiçeğin. Bu gece, yıldızların o sonsuz incelikte ışıkları altında, Ağaçlarla çiçekler serin kokularını serperlerken havaya. Aralarında yürüdüm, hiçbiri farkıma varmadan. Uykuya dalmadan düşünürüm de bazen Ben de onlar gibiyim aslında – Düşüncelerim bulanır sonra. Uzanıp yatmak, daha doğal geliyor bana. Sınırı olmayan sohbet yürürlüğe girdiği zaman, gökle aramızda. Ve son kez uzanıp yattığımda bir gün ben asıl o zaman yararlı olacağım: O gün ağaçlar bana bir kez olsun dokunabilecek ve benimle ilgilenecek vakti olacak çiçeklerin. ||Syliva Plath
Şiir
Soru İşareti Ünlem
Nereden bilebilirim ki ben senin ne anlayıp yaşadığını bütün yollar kendime çıkarken? Soru mu ünlem mi belirsiz. Derinlere bakılır mı sevgi doluyken? Soğuk mudur unutulan varlığın dipsiz bucaksız sessizliği? Nereden bilebilirim ki? Öğrenmek istiyorum oysa ben her şeyi ama her şeyi. Köksüzleşmiş ruhları(n)(mızın) soyu tükenmeye yakındır umarım. Yosun kokulu çığırtkan martıların yoktur unutamama sorunu, var mıdır, kökünden koparılmış?! Bir yerde acı acı ağlayan birileri varsa, dönülemiyordur saf bilincin gerçekliğine. Tüm insanlığın kökü kopmuş yahut kokmuş. Ko(p)(k)muş. Aynı anda okunan. Okunabildiğinde, şimdi ne olacak diye sorulan. Görünür parantezlerle her zaman gizli parantezlere dokunan. Kimi kime anlatıyorum ki ben? –ki ben! Bir uzaklaşıp bir yakınlaştığımız kendimiz miyiz yoksa tıkır tıkır işleyen bir evrensel makine mi? Ne makinesiydi o? Yoksa sağaltım mı?! Çöz beni çözümle beni, etki-tepki makinesi albenili. Çözmüyor sorunu, kolumdan uzun süre önce çıkarttığım kol saati. Zihnimin kendisi albenili. Uzaktan gördüğümü sanıyorum seni. Oysa nereden bilebilirim ki! Mesafeler acısı bastırılmış tatlı kahvelerle artarken, anlamasan da içmeye devam et(melisin) sen. Neden? Kararsızlığın bir kökü olsaydı koparılabilirdi çünkü. Ama yok ki! İçelim o halde kökü-yok kararsızlıklara. Her zamankinden daha fazla. Ne var ki!? Seviyorum uzaklara bakmayı. Dalgınlığın aydınlık karanlığını. En sevgi dolu anımda bile gülümsememin arkasına sığınmayı. Belki de asıl soru şimdi sorulmalı. Soruyu görüp soramadığında. Sormalı. Kalemin kapağını kapatıp kapatmamakta kararsız kaldıysan, oturmaya devam edersin eylemsizlikte. Çaresizlikle istemek arasındaki incecik çizginin farkına vardığında bir yerlerde acı acı ağlayan birilerini anımsarsın. Belki de kendini. Kendi midir ki insanın