Cem Vardar

Muhacirlerden Liblikli Gafur, oradaki soğuk ve sefaletten dolayı üç günde yedi kişiyi kaybettiklerini söyledikten sonra şu bilgileri verdi: "Bulgarlar 15 gün içinde gideceksiniz dedi. Eşyalarımızın çoğunu yanımıza alamadık. Tarım aletlerini getirmemize izin vermediler. Bir dikiş makinemi getirmek istedim, değerinin iki misli para istediler. Parası olanlar, paralarını almasınlar diye kırbaçlandılar."
Sayfa 286 - Yeditepe Yayınevi·Kitabı okudu
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Göçe zorlanma
Göçmenlerin anlattığına göre; Bulgaristan'da komünist rejim halkın tamamına eziyet etmekteydi. Hatta Bulgarlar "Sizin gidecek yeriniz var gidiyorsunuz. Biz ne yapalım?" diyerek yaşadıkları zulmün boyutunu ifade etmişlerdi... Göçmenler Türkiye'deki yolculuklarının çok rahat geçtiğini belirtmişlerdir. Ancak yolculuğun Bulgaristan ayağının çok sıkıntılı geçtiğini özellikle Mustafa Paşa/ Svilengrad'da Bulgarların kendilerini aç susuz bıraktıklarını ağlayarak anlatmakta ve "Biz kurtulduk, inşaallah orada kalan kardeşlerimiz de kurtulur." temennisinde bulunmaktaydılar.
Sayfa 283 - Yeditepe Yayınevi·Kitabı okudu
Alıntı
Göç istatistikleri
1950-1951 döneminde Bulgaristan'dan Türkiye'ye 154.393 kişi göç etti. Göçmenlerin %46.3'ünün 15 yaş altı çocuklardan; %30.8'inin 16-45 yaş arasındakilerden ve %22.9'unun da 45 yaş üstü olanlardan oluştuğu görülmektedir. Gelen nüfusun %46.6'sı kadın, %53.4'ü erkekti.
Sayfa 279 - Yeditepe Yayınevi·Kitabı okudu
Alıntı
Şu manaya bir temsil ile bak ki: İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyadan, elektrikten, ruhtan, hayalden tezahür eden sür'at-i harekâtta bir mikyas olmak için şöyle bir saat farzediyoruz ki; o saatta on iğne var. Birisi, saatleri gösterir. Biri de, ondan altmış defa daha geniş bir dairede dakikayı sayar. Birisi, altmış defa daha geniş bir daire içinde sâniyeleri; diğeri, yine altmış defa daha geniş bir dairede sâliseleri ve hâkeza râbiaları, hâmiseleri, sâdise, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri sayacak gayet muntazam azîm bir dairede birer ibre farz ediyoruz. Faraza saati sayan ibrenin dairesi, küçük saatimiz kadar olsa; herhalde âşireleri sayan ibrenin dairesi, arzın medar-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir. Şimdi iki şahıs farzediyoruz: Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi o ibrenin harekâtına göre temaşa ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman-ı vâhidde müşahede ettikleri eşya; saatimizle arzın medar-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhudatça pekçok farkları vardır. İşte zaman, (Çünki) harekâtın bir rengi, bir levni yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta cari olan bir hüküm, zamanda dahi caridir. İşte bir saatte meşhudatımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuur şahsın meşhudatı kadar olduğu ve hakikat-i ömrü de o kadar olduğu halde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda, o muayyen saatte Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, burak-ı tevfik-i İlahîye biner; berk gibi bütün daire-i mümkinatı kat'edip, acaib-i mülk ve melekûtu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rü'yet-i cemal-i İlahîye mazhar olarak, fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir. (Otuzbirinci Söz/İkinci Esas)
Din
Hem madem şu mevcudat içinde, şu umumî rububiyeti, bütün dekaikı ile; şu azîm saltanat-ı uluhiyeti, bütün hakaikı ile görecek insan nev'i vardır. Elbette o Hâkim-i Mutlak, o insan ile konuşacaktır, makasıdını bildirecektir. Madem her insan cüz'iyetten ve süfliyetten tecerrüd edip, en yüksek bir makam-ı küllîye çıkamıyor. O Hâkim'in küllî hitabına bizzât muhatab olamıyor. Elbette o insanlar içinde bazı efrad-ı mahsusa, o vazife ile muvazzaf olacaklar; tâ iki cihetle münasebeti bulunsun. Hem insan olmalı, tâ insanlara muallim olsun. Hem ruhen gayet ulvî olmalı ki, tâ doğrudan doğruya hitaba mazhar olsun. Şimdi madem şu insanlar içinde, şu kâinat Sâni'inin makasıdını en mükemmel bir surette bildiren ve şu kâinat tılsımını keşfeden ve hilkatin muammasını açan ve rububiyetin mehasin-i saltanatına en mükemmel tarzda dellâllık eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. Elbette bütün efrad-ı insaniye içinde öyle bir manevî seyr ü sülûkü olacaktır ki; cismanî âlemde seyr ü seyahat suretinde bir Mi'racı olacaktır. "Yetmiş bin perde" tabir olunan berzah-ı esma ve tecelli-i sıfât ve ef'al ve tabakat-ı mevcudatın arkasına kadar kat'-ı meratib edecektir. İşte Mi'rac budur. (Otuzbirinci Söz/İkinci Esas)
Din