Son olarak, Avrupa engizisyonla elini kana bulamakta ısrar ederken, Osmanlı İmparatorluğu'nun çoğulcu bir toplumu teşvik ettiği yüzyıllarda, Osmanlılar giderek Akdeniz'e hâkim olmaya başladı. On beşinci yüzyıl boyunca, ama özellikle 1453'ten sonra, Avrupa kendi zayıflığının farkına vardı ve sadece Osmanlı gücünden değil, dünyadaki bütün müslümanlardan korktu. Bu çarpıcı gelişme, yüzyıllar boyunca Avrupa edebiyatını, dini düşüncesini ve propagandasını şekillendirecekti. 1500 civarındaki güç dengesi göz önüne alındığında, Osmanlılar Hristiyanlığı ve herhangi bir yerdeki hristiyanları düşman olarak görmüyorlardı. Avrupa'nın parçalanması, Osmanlıların bütün ve toprak açısından devasa bir düşmandan ziyade, yalnız çeşitli küçük Hristiyan düşmanlarla -Macar Krallığı, İspanya'da Ferdinand ve Isabella, Venedik, Ceneviz, vb.- karşı karşıya gelmesi anlamına geliyordu. Üstelik, Hristiyan denizinde sayısal açıdan Müslüman azınlık olarak Osmanlıların, kendi hristiyan tebaasının gizli faaliyetlerde bulunduğuna dair bir endişesi yoktu, çünkü egemenliklerini sürdürmek için Hristiyanlarla işbirliği yapmak zorundaydılar. Hal böyle olunca, Osmanlılar İslam ve Hristiyanlık arasındaki bu çatışmayı medeniyet açısından düşünmediler ve bu nedenle, İspanya ve diğer Avrupa güçlerinin yaptığı gibi dini azınlıklarını şeytanlaştırmadılar...