Cem Vardar

Manastır'da İstasyon caddesinin oluşumu
Abdülkerim Paşa, hoş bir manzara için istasyon caddesinin iki yanına sıra sıra ağaç dikilmesini emretmiş ve çoğunlukla askeri tatbikatlar için kullanılan geniş boş alanın kuzey ucuna Nüzhetiye kahvesi ve bahçesi yaptırmıştır. Lokanta Caddesi'ne (Hamidiye Caddesi) dönersek, Abdülkerim Paşa, öngörüsüyle yeni inşa edilen Gureba Hastanesi'ne ve Sanayi Mektebi'ne kalıcı gelir sağlama arayışı içindeydi ve geliri hastanenin işletilmesinde kullanılacak bir çarşı ve otel yaptırmaya karar verdi. Hamidiye Caddesi'ndeki boş arsalardan biri bu amaçla tahsis edildi. Bunu yaparak hem kamu yatırımlarının sürdürülebilirliği için maddi olanak sağlamayı hem de tüccarların caddenin gelişen kısmında sonra iş kurmalarını teşvik etmeyi amaçladı Bu iş modelinin çok benzerinin hemen hemen aynı yıllarda Dedeağaç'taki Gureba Hastanesi ve okul inşaatları için de uygulandığını hatırlamak gerekir. Yatırımcıları yeni yerleşim bölgesine çekmek için aydınlatma direkleri dikilmesi ve kaldırımlar yapılmasını emretti. Mahalle sakinleri kısa süre sonra caddeyi ve çevresini doldurdu. Bir fermanla caddenin ve çevresindeki mahallenin adı değiştirildi: Hamidiye Caddesi ve Sultaniye Mahallesi haline geldi. Caddeye bakan yeni binalar, Avrupa tarzı cephelere sahip yığma yapılardı ve bunların iç mekanları, mekân kullanımları ve tefrişleri açısından dikkate değer bir değişikliği yansıtıyordu. Zemin katlar gösterişli ve süslü vitrinlere sahip mağazalara ayrılmıştı. Üst katlarda ortada bir salon ve iki yanında bitişik iki oda, Orta Avrupa üslubunda döşenmiş konutlardan oluşmaktaydı. Bu zarif binalar çoğunlukla şehrin ticari hayatının öncü isimlerinden olan gayrimüslim sakinlere aitti.
Sayfa 303 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Şehir, Demiryolu ve Yerel Aktörler
On dokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren ticaret hacmindeki artış ve dünya pazarlarına entegrasyon, Osmanlı şehirlerinin ileri gelenlerine göreli bir refah getirdi; Tanzimat ve Islahat fermanları ve çeşitli sosyo-ekonomik reformlar, sermaye birikiminin müsadereden korunmasını sağladı. Değişen ekonomik koşullar, bu kesimlerin toplumdaki görünürlüğünü artırdı: Yeni Osmanlı girişimci sınıfı özellikle liman şehirlerinde ve diğer büyük şehirlerde bir güç odağı haline geldi. Bu değişim özellikle gayrimüslim Osmanlıların ve Levantenlerin gündelik yaşamında daha belirgindi. Bu kapsamda kanun önünde eşitliğin en azından kağıt üstünde sağlanması, dini vakıfların okul, hastane, yetimhane inşa etmelerine ve yardım kuruluşları kurmalarına olanak sağladı. Sonuç olarak bu kurumların faaliyetleri, Osmanlı gayrimüslim tebaasının kendi cemaatlerine karşı aidiyet ve sosyal bağlılık duygusu kazanmalarına yardımcı oldu.
Sayfa 281 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Girişimcilerin şehir dönüşümündeki etkileri
Çoğu durumda istasyonlar Osmanlı Balkanları şehirlerinin tarihi kentsel dokusunun dışında bir yerlerde inşa edildi. Mekânsal düzenlemelerindeki ana fikir, şahsi mülkiyeti minimum düzeyde işgal ederek, istasyonları ve güzergâhı en ucuz ve en basit şekilde inşa etmekti. Bu nedenle hem demiryolu şirketleri hem de Babıâli, inşaat alanı olarak Hazine-i Hassa ve miri statüdeki taşınmazları kullanmayı tercih etmiş ve mümkün olduğu kadar kamulaştırmadan kaçınmıştı. İstasyonların konumları, hizmet verdikleri yerleşim yerlerine olan uzaklıkları nedeniyle ziyaretçilerin yanı sıra bölge halkı tarafından da sıklıkla eleştirildi. Ancak bu durum, bir dereceye kadar birçok Avrupa şehri için de ilk zamanlarda geçerliydi. İkinci bölümde tartışıldığı gibi, tipik istasyonların tümü ilk yıllarda yerleşim alanlarının çeperlerindeydi, ancak kısa sürede, Avrupa'da hızla genişleyen kentsel alanların içinde kaldılar.
Sayfa 278 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Girişimcilerin rolüne ilişkin değerlendirmeler
Uluslararası girişimcilerin kentsel alandaki faaliyetlerinin incelenmesi, Osmanlı Balkanları şehirlerindeki mekânsal değişimin birçok benzer ve farklı örüntülerini ortaya çıkardı: Öncelikle tren istasyonları ve demiryolu yerleşkelerinin yapımı ve uygun görülen yerlerde liman tesislerine entegrasyonu meselesi. İkincisi, ticari kârı maksimize etmek ve demiryolu yerleşkesi ve çevresindeki boş arazileri kiralamak/satmak yoluyla gelirleri artırma konusu; üçüncüsü ise yerleşke çevresinde şirket tarafından oteller, restoranlar gibi kamusal yapılarla, lojman gibi konaklama tesislerinin inşası meselesi. Büyük demiryolu yerleşkelerinin inşası, demiryolu girişimcilerinin şehirlerin mekânsal dönüşümündeki en belirgin müdahalelerinden biriydi. Her ne kadar mimari programları küçük kasabalarda küçük tekil istasyon binaları ölçeğinde kalsa da, büyük şehirlerde yolcu ve ticari yükler için istasyonlar, depolar, gümrükler, restoranlar, telgraf ve postane tesisleri, lojmanlar, idari binalar, hangarlar, mağazalar ve tamirhanelerin olduğu daha büyük demiryolu yerleşkeleri bulunuyordu. Ayrıca, inşa sürecinin de dinamik bir şekilde işlemesiyle pek çok örnekte zamanla demiryolu yerleşkelerindeki binaların sayısı ve kapasitesi de arttı.
Sayfa 278 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
İçtihad Risalesi'nden...
Üçüncüsü: Nasılki çarşıda mevsimlere göre, birer meta mergub oluyor. Vakit be-vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, içtimaiyat-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer meta' mergub olup revaç buluyor. Sûkunda yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celboluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ: Şu zamanda siyaset metaı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi... Ve selef-i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı Semavat ve Arz'ın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur'an ile, kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesailini elde etmek idi. İşte o zamanda zihinler, kalbler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle, yerler ve gökler Rabbinin marziyatını anlamağa müteveccih olduğundan; içtimaiyat-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatları, ahvalleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden her kimin güzelce bir istidadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak herşeyden bir ders-i marifet alır. O zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhaverattan taallüm ediyordu. Güya herbir şey, ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve istidadına, içtihada bir istidad-ı ihzarî telkin ediyordu. Hattâ o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu ki; yakın idi ki, kesbsiz içtihada kabiliyeti ola, ateşsiz nurlana... İşte şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid, içtihada çalışmağa başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı, "nurun alâ nur" sırrına mazhar olur; çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu. **Amma şu zamanda, medeniyet-i Avrupa'nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şerait-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulûb
Din