Cem Vardar

Evet bu zamanda siyaset, kalbleri ifsad eder ve asabî ruhları azab içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-i ruh isteyen adam, siyaseti bırakmalı. Evet, şimdi küre-i arzda herkes ya kalben, ya ruhen, ya aklen, ya bedenen gelen musibetten hissedardır, azab çekiyor, perişandır. Bilhâssa ehl-i dalalet ve ehl-i gaflet, rahmet-i umumiye-i İlahiyeden ve hikmet-i tamme-i Sübhaniyeden habersiz olduğundan, nev'-i beşere rikkat-i cinsiye, alâkadarlık cihetiyle kendi eleminden başka nev'-i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azab çekiyor. Çünki lüzumsuz ve malayani bir surette vazife-i hakikiyelerini ve elzem işlerini bırakıp âfâkî ve siyasî boğuşmalara ve kâinatın hâdisatına merak ile dinleyerek, karışarak ruhlarını sersem ve akıllarını geveze etmişler. Ve bilerek kendi zararına fiilen rıza göstermek cihetinde, zarara razı olana şefkat edilmez manasındaki اَلرَّاض۪ى بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ kaide-i esasiyesiyle şefkat hakkını ve merhamet liyakatını kendilerinden selbetmişler. Onlara acınmayacak ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz başlarına bela getirirler. Kastamonu Lahikası-123
Din
Reklam
İstanbul'da Barok izleri
İstanbul barok devirde yeni bir silüet kazandı. Kasırlar ve bahçelerin yanında cam, kâğıt, dokuma ve barut imalathaneleri bu silüeti oluşturuyordu. Kağıthane'de, kâğıt imalathanesi yanında bir baruthane yeni dönemin mimari kompozisyonunu bütünlüyordu. Barok sadece Kağıthane'ye değil, Boğaziçi'nin uzak köşesi Beykoz'a kadar da uzamıştı. Bugün Beykoz İskelesi önündeki meydanda bütün İstanbul'un ve hatta 18. yüzyıl Osmanlı mimarisinin en zarif eserlerinden biri yer alır: İshak Ağa Çeşmesi. 1746 yılında İstanbul gümrük emini İshak Ağa'nın Beykoz'a yaptırdığı üç adet çeşmenin en büyüğüdür. On tane lüle musluktan akan suyun sesi, bu hoş revaklı ve sütunlu yapının barok süslemelerini tamamlar. Beykoz'un barok karakteri bu çeşmeyle bitmez. 18. yüzyıl sonunda açılan cam imalathanesi bugün bile "Beykoz işi" diye aranan cam eşyayı üretirdi...
Sayfa 177 - Kronik Yayınevi·Kitabı okudu
Alıntı
İstanbul'da çiçekçilik
Çiçek de seçilirdi. Ama 18. yüzyılın bahçeleri bir başka türlü düzenlendi. Yirmisekiz Mehmed Efendi'nin Fransa'dan celbettiği Lenoir sayesinde İstanbul'un kasırları ve saraylarının etrafı barok üslupta parklarla bezenmeye başladı. Çiçek yetiştirmek, yeni türler geliştirmek yaygındı. 18. yüzyıl başında Abdi ve Hasan Beşe kardeşler çiçekçilikle meşhurdu. Kasımpaşalı Ahmed, geliştirdiği melez tohumlardan birine kendi adını (Ahmedî) vermişti. Böyle tohumları geliştirmek, melez türler yaratmak bir modaydı. Bu yüzyılın namlı çiçekçilerinden biri de, şairliğiyle de ünlü ulemadan Fenarîzâde Ahmed Efendi'ydi; Kıbrıs lâleleri ile tanınırdı. Şalgam Ahmed Çelebi ve İstanbul'un kibar çiçekçilik hastalarından Sinanpaşazâde Süleyman Bey de yeni türler geliştirenlerdendi. Gene 18. yüzyılın namlı çiçekçilerinden biri Uzun Ahmed'di. "Katmer Kehruba" diye bir lâle cinsini de o yetiştirmişti. Yeni türler geliştirip ad vermek veya adını verdirmek ulema ve vüzera arasında bir incelik yarışı başlattı. Ünlü çiçek yetiştiricilerini Ubeydullah, Tezkire-i Şukûfeciyân biyografik notalarıyla gelecek kuşaklara tanıttı...
Sayfa 176 - Kronik Yayınevi·Kitabı okudu
29 Nisan 1990 tarihli yazısından..
Ahşap evler arasında boş arsalar , ağaçlar, bir kuyu, sokağın köşesinde dört yol ağzında kitabeli bir çeşme, bir viran evin yanı başında bir bürokratın şahane konağı, bütün mahalle halkının erkeklerinin uğradığı bir kahve, yanında bir mescid ve mezarlık. Mahallede ölüler ve diriler, her sınıf bir insan bir arada yaşardı...
Sayfa 169 - Kronik Yayınevi·Kitabı okudu
Eski İstanbul mahalleleri
Eski İstanbul mahallelerini bugün gravürlerden seyredenler hoş bir atmosferin varlığından söz ederler. Oysa yaşanan hayat, bugünkü nostalji derecesinde kolay ve hoş olmamalıydı. Toplanamayan çöpler, yazın toz toprak, kışın çamur ve rüzgârlı havalarda bir kıvılcımla başlayıp bütün şehri telaşa veren ve gerçekten de mahalleleri süpürüp kül eden yangınların korkusu; İstanbul'u ilk elde kârgir yapılara ve giderek betonarme hem de çirkin bir betonlaşmaya itti. Mahallelerden gün ışığını, yeşili nihayet komşuluk ve mahalle kültürünü de götürdü. Eski mahallenin sıcak atmosferini, tabiatla iç içe hâlini, 19. yüzyılın Edmondo de Amicis gibi gözlemcileri kadar bugün bizler de zaman zaman arıyoruz. Gerçi kimse o ahşap evlerdeki yaşama geri dönmek istemez, ama eski mahalle dayanışma demekti. Eski mahalle gizlisi saklısı olmayan bir dünya idi. O yüzden insanlar evlerinde de dış dünyanın düzenine göre yaşarlar, sere serpelikten kaçınırlardı. Yokluklar ve ihtiyaçlar mahalle halkını birbirine kenetlerdi. Mahalle sekenesi bir büyük aile gibiydi... Mahalleli hakikaten kederde ve kıvançta ortak bir kitle idi.
Sayfa 168 - Kronik Yayınevi·Kitabı okudu
Reklam