Bu nedenle felsefe, bütün tarihi boyunca sürekli olarak "Gerçek", "Doğru" ve "Yanlış"tan söz etmiştir; ama felsefi bilgi, deneysel bilimlerdeki gibi doğrulama veya yanlışlama söz konusu olmadığından bunun geçerliliği olmamıştır. Filozoflar veya bir felsefi ekol çerçevesinde üretilen gerçeklik tasarımları reddedilmiştir: ama bu ret, tasarımların başka filozoflar veya ekoller tarafından uygun ve tutarlı görülmesine engel olamamıştır. Zira felsefi bilgi yöntemlilik, mantıksal tutarlılık ve rasyonellik açı- dan bilimsel bilgiye benzer; ama daha üst bir bilgi konumundadır. Birisi "Nasıl", öteki "Niçin" sorularının cevabını aradığı için felsefi bilgide öznellik baskındır.
Bilimler, düzenli bir tarzda ilerliyor olabilirler, ama modellerini biricik ve sabit görerek evrenselleştirmek mümkün değildir. Evet, bilgi olaylan düzenler; ama farklı bilgi biçimlerinin farklı düzenleme şemalanı olması doğaldır. Zira her bilgi türü farklı bir tanımdan çıkar. Bu bağlamda, olguları, gözlem ve deneyle inceleyerek nedenlerini bulmayı amaçlayan organize edilmiş, metodik ve tutarlı bilgi anlamında kullanılan bilimin doğasında kültürel çeşitliliği dışlayan bir şey yoktur, serbest ve sınır konmamış araştırma anlamında kültürel çeşitlilik bilime de ters düşmez.
"Ledunni okuma'ya göre, bütün ilimleri tahsil edip, bunların gereğince amel edip doğru bir rizayiyat ve murakabe içinde olarak tefekkür ederse, Allah o kişiye bilmediğini öğretir. Bu çerçevede ruh tasfiyesi sonucunda bu bilgilenmeyi Allah, o kişide ilham nurunun sirayetiyle yapmasına Ledunni ilm denir.
"İbahi/batini okuma". "ledunni okuma"dan farklı olup, asıl maksatlan şer'iatin iptalidir. Böylece batini anlamları kavrayanlar için dini ve ahlaki yükümlülüklerin bir anlamı kalmadığı varsayılır.
Gazzâlî'yi bilme/anlama ve olma/yaşama (amel) sorununda içinde bulunduğu krizden çıka ran ve hakikate ulaştıran "Nur"un özünü kıyasın oluşturduğu "mantık olduğu söylenmektedir.
Felsefi düşüncede "İnsan zihninin bilme yetisi nedir, salt bilgi diye bir şey var mıdır; deney ve tecrübelerle kendimizi sınırlamalı mıyız, olgulardan elde edilenin ötesinde başka bir şey var mıdır, varsa bunlar hakkında bilgi, nasıl ve hangi yetilerle elde edilir?" gibi sorular güncelliğini korumaktadır.
Bu epistemolojik sorunu, İslâm felsefesi tarihi açısından somutlaştıracak olursak, "İnsanın bilgi kaynakları olarak duyu ve aklın ötesinde dil ve mantığın sınırlarını aşan, keşfedici, dolaysız arı kavrayış, bir sezgi (noesis) gibi bir yeti var mıdır ya da (nur gibi) bir iç aydınlanma mümkün müdür? Eğer, "böyle bir yeti veya imkândan söz edilebilirse; bunun rasyonel ve mantıki bir temellendirmesini yapmak imkânı nedir?