Geç Kalan’ı okurken kendimi sık sık kitabın içinden başımı kaldırıp boşluğa bakarken buldum. Çünkü Tarık Tufan bu romanda bir hikaye anlatmaktan çok, insanın içine bastırdığı duyguları usulca uyandırıyor.
Bu kitap “okunup bitirilen” değil, yavaş yavaş hissedilen bir kitap. Bazı cümlelerin altını çiziyorsun, bazılarını ise kalbinin bir köşesine bırakıyorsun. İnsan bir kitaba bu kadar kendini yakın hissediyorsa, aslında kendi hikayesini mi okumuştur?
Roman boyunca karakterlerin yaşadığı pişmanlıklar, suskunluklar ve yarım kalmışlıklar insana çok tanıdık geliyor. Hepimizin hayatında “keşke” dediği anlar yok mu? Söylenmeyen sözler, ertelenen adımlar, cesaret edilemeyen duygular…
Tarık Tufan bunları büyük laflar etmeden, bağırmadan anlatıyor. Belki de bu yüzden bu kadar gerçek ve bu kadar yaralayıcı. Kitap sana bir şey dayatmıyor; sadece yanına oturup sessizce eşlik ediyor.
En çok da insanın kendisiyle ve Allah’la olan mesafesini düşündürüyor Geç Kalan. İnanç, pişmanlık ve umut iç içe geçiyor. Bazen karanlıkta kalıyorsun ama tamamen umutsuz da hissetmiyorsun. Sanki “her şey bitmedi” diyen küçük bir ses var sayfaların arasında. Bu yüzden bu kitabı, hayatının bir yerinde durup düşünen, “ben neredeyim?” diye soran herkese gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.
On Drinking’i orijinal dilinde okumak, Bukowski’yle aynı masaya oturmak gibi. Masada edebiyat konuşulmuyor çoğu zaman; işsizlik var, yoksulluk var, kaybedilmiş aşklar, sabaha karşı bitmeyen şişeler ve yine de yazmaya duyulan inatçı bir bağlılık var. Bu kitap, içki üzerine yazılmış metinlerin bir toplamı gibi görünse de aslında Bukowski’nin hayatla kurduğu ilişkinin en çıplak kaydı.
Kitap boyunca içki, tek bir anlam taşımıyor. Bazen yazının yakıtı, bazen kendinden kaçmanın en kestirme yolu, bazen de sabah uyanabilmenin bahanesi. Bukowski içtiğini saklamıyor ama içkinin onu yücelttiğini de iddia etmiyor. Aksine, çoğu metinde alkol; bedeni çürüten, ilişkileri bozan, ama buna rağmen terk edilemeyen bir alışkanlık olarak duruyor. Okur olarak rahatsız oluyorsun ve bu rahatsızlık çok sahici...
On Drinking’de dikkatimi çeken şey, Bukowski’nin kendini bile savunmaması oldu. Ne “içki olmasa yazamazdım” romantizmine sığınıyor ne de “bıraksaydım her şey düzelirdi” kolaycılığına. Olanı olduğu gibi bırakıyor önüne bazen bir bar taburesinde geçen saatler, bazen bir at yarışına yatırılan son para, bazen de sarhoş bir geceden sonra yazılmış, hala ayakta durmaya çalışan dizeler.
Orijinal dilde okurken, Bukowski’nin sesindeki o kırık ritim daha net hissediliyor. Cümleler kısa, sert ve çoğu zaman umursamaz gibi. Ama o umursamazlığın altında derin bir yorgunluk var. Hayata karşı değil belki ama insanlara, beklentilere, “daha iyi bir sen” olma baskısına karşı duyulan bir yorgunluk. Bu yüzden kitap, sadece içen bir adamın hikayesi değil; uyum sağlayamayan bir adamın direnişi gibi okunuyor.
Bu metinlerde yazmak da içmek kadar tehlikeli bir alışkanlık. Bukowski için yazı, kurtuluş değil; başka bir bağımlılık. Ayakta kalmak için tutunduğu ama canını da yakan bir şey. On Drinking, bana
Charles Bukowski’s persona as the Dirty Old Man of American Literature is
just that: a persona, a mask beneath which there was a man better read and
more cultured than most people realize.